Hak Aramak mı, Azınlığı Çıkmaza Sürüklemek mi?
İskeçe Asliye Ceza Mahkemesi’nde 5 Haziran’da görülen ve 18 Haziran’a ertelenen Çınar Camii davası, yalnızca bir yargılamanın takviminden ibaret değildir. Duruşma günü adliye önünde yükselen sloganlar, mahkeme çıkışı yapılan açıklamalar ve bu açıklamaların gerçeklikle kurduğu çarpık ilişki, Azınlığın geleceğine dair rahatsız edici soruları beraberinde getirmiştir.
Dava nasıl başladı?
Hatırlayalım: Yunanistan’ın resmî olarak görev yapan müftüleri, 11 Ekim 2024 tarihinde cuma namazını eda etmek amacıyla İskeçe Çınar Camii’ne gitmişlerdi. İbadet için camiye giren bu kişiler, fiziksel müdahaleyle karşılaştı. Hakaretlere maruz kaldılar.
Önce cami içerisinden avluya, ardından da cami alanının dışına zorla çıkarılmışlardı. Olay sırasında hakaretler edildiği, fiziki müdahalede bulunulduğu ve kişilerin ibadetlerini yerine getirmelerinin engellendiği yönündeki görüntüler kamuoyuna yansımıştır.
Bu olay üzerine savcılık tarafından kamu davası açıldı.
Cuma namazı sırasında yaşanan olaylara ilişkin açılan davanın ilk duruşması 27 Mart tarihinde İskeçe Adliyesi’nde görüldü. Mahkeme dosyayı erteledi.
Dava daha sonra 5 Haziran’da yeniden ele alındı; ancak bu duruşmada da esasa girilemeyerek yargılama 18 Haziran tarihine bırakıldı.
5 Haziran’da Asıl Tartışma: Mahkeme Salonunun Dışında Yaşananlar
Mustafa Trampa’nın Söylemi ile Görüntüler Arasındaki Çelişki
Esas mesele ise mahkeme çıkışı yapılan açıklamalarda düğümleniyor. Mustafa Trampa’nın sözleri, üzerinde durmayı gerektiren bir nitelik taşıyor; zira kamuoyuna sunulan bu söylem ile olayın görüntüleri arasında açık bir çelişki vardır.
Birinci iddia: Resmi müftülerin taşkınlık çıkardığı ileri sürülmektedir.
Trampa diyor ki: “Bu insanlar oraya sadece namaz kılmaya gelmediler. Ortamı gerdiler.”
Oysa görüntüler, söz konusu kişilerin herhangi bir taşkınlık yapmadan, provokasyona girişmeden yalnızca cuma namazını kılmak amacıyla camiye girdiklerini göstermektedir. Ortada “germe” olarak nitelenebilecek bir davranış yoktur. Böyle bir suçlamada bulunmak, olayın mahiyetini ters yüz etmekten başka bir anlam taşımamaktadır.
İkinci iddia: Resmi müftüler camiden “kibarca” çıkarıldı
Trampa şu ifadeleri kullanıyor: “O gün dört arkadaşımızın yaptığı müdahale, azınlığın iradesini yansıtan bir müdahale idi. Atılan adım, azınlığın dik duruşu ve sembolü niteliğindeydi.”
Trampa’nın bu iddiaları, görüntüler karşısında daha da inandırıcılığını yitirmektedir. Çünkü kamuoyuna yansıyan kayıtlar, kişilerin hakaretlere maruz kaldığını, fiziksel müdahale ile cami dışına çıkarıldığını göstermektedir. İnsanların ellerinden, kollarından ve yakalarından tutularak dışarı çıkarıldığı bir olayın “nazik bir şekilde camiden ayrılma” olarak sunulması gerçeklerle bağdaşmamaktadır.
Dikkat: Hakkında yargılama süren bir fiilden söz ediyoruz. Henüz mahkeme kararını vermemişken, fiziksel müdahaleyi “dik duruşun sembolü” olarak nitelemek, yalnızca bir görüş beyanı değildir. Bu, yargı sürecine gölge düşüren, hukuku değil siyasi pozisyonu merkeze alan bir yaklaşımdır.
Görüntülerde görülenlerle kamuoyuna sunulan anlatı arasında ciddi bir mesafe bulunduğu görülmektedir.
Din adamı sıfatı taşıyan bir kişinin, görüntülerle çelişen bu tür ithamlarda bulunması toplumdaki gerilimi azaltmak yerine artırmaktadır.
Asıl sorgulanması gereken konu:
Bugün teknolojinin, kameraların ve sosyal medyanın her anı kayıt altına aldığı bir çağda, görüntülerle sabit olan olaylar hakkında böylesine farklı bir anlatı oluşturulmaya çalışılmasının amacı nedir?
Amaç gerçekten azınlık haklarını savunmak mıdır? Yoksa azınlık insanını sürekli olarak devlet kurumlarıyla karşı karşıya getirerek yeni gerilim alanları mı üretmektir?
Çünkü hak mücadelesi ile provokasyon arasında ince fakat son derece önemli bir çizgi vardır. Bu çizgi aşıldığında zarar gören yalnızca bireyler değil, bütün toplum olur.
Hak Mücadelesi ile Provokasyon Arasındaki Çizgi: Siyasiler ve Medya Nasıl Taraf Oldu?
Üzerinde durulması gereken bir başka konu da duruşma günü mahkeme avlusunda bulunan bazı milletvekilleri, belediye başkanları ile Türkçe yayın yapan bir kısım medyanın tutumudur.
Halkın temsilcisi sıfatını taşıyan ve görevlerini Anayasa ile kanunlara bağlılık yemini çerçevesinde sürdüren bazı siyasetçilerin, hakkında yargılama yürütülen bir olayda açık biçimde taraf olmaları ve devletin resmî kurumlarının meşruiyetini sorgulayan söylemlerin yanında konumlanmaları ciddi soru işaretleri yaratmaktadır.
Savunulan nedir?
Bir kişinin ibadet özgürlüğünün engellenmesi mi? Hakkında yargılama yürütülen fiilin meşrulaştırılması mı?Vatandaş doğal olarak şu soruyu sormaktadır:
Kanunları koruyacağına dair yemin edenler, bugün neden kanunların uygulanmasını beklemek yerine hukuken tartışmalı bir eylemin yanında saf tutmaktadır?
Daha da dikkat çekici olan, aynı kişilerin birkaç saat sonra Sağlık Bakanı’nın Gümülcine’deki programında boy göstermeleri, devlet yetkilileriyle fotoğraf vermeleri ve resmî törenlerde en ön saflarda yer almalarıdır.
Sabah saatlerinde mahkeme önünde devletin resmî kurumlarını ve uyguladığı sistemi tanımadığını ya da meşru görmediğini ima eden - devlete karşı söylemlerin yanında yer alıp, öğleden sonra aynı devletin bakanlarıyla kameralara poz vermek nasıl bir siyaset anlayışının ürünüdür?
Toplum bu çelişkiyi görmektedir. İlkelere dayalı bir duruştan çok, şartlara göre pozisyon alan temsilcilerin makbul görülmesi, uzun vadede toplumun devlete, kurumlara ve hukuka olan güvenini aşındırmaktadır. En büyük zararı ise yine azınlık insanı görmektedir.
Medyanın Duruşu: Gerçekleri Değil Sloganları Köpürtmek
Duruşmayı takip eden Türkçe basının belirli organları, bir yanda canlı videolar ile nabzı tutarken, diğer yandan bazı haberlerde olayların gelişim sırasının farklı aktarılması dikkat çekti.
Video kayıtlarında görüldüğü üzere duruşmayı takip etmek üzere adliye önünde toplanan kalabalıkta, bir grubun Türkçe sloganlar atmaya başlamasının ardından, mahkeme dairesi önünde Yunanca sloganlar yükseldi.
Kalabalıktaki çoğunluğun suhuletini korumasıyla olası provokasyonun eşiğinden dönülmüşken, tek tip medyanın eş zamanlı anlatısı ise farklıydı: “Sakin soydaşlar adalet sloganı attı, karşı taraf ‘Türkler dışarı’ diyerek gerginlik çıkardı.”
Kullanılan dil, azınlığı yekpare bir topluluk olarak görmek yerine, aynı toplumun farklı kesimlerini birbirine karşı konumlandıran bir yaklaşım ortaya koymaktadır.
Bu durum basit bir hata değil, bilinçli bir editoryal tercihin sonucu olarak değerlendirilmektedir.
Oysa bugün Batı Trakya'da Azınlığın ihtiyaç duyduğu şey yeni gerilimler değildir.
Azınlığın ihtiyacı; eğitimde, ekonomide, sağlıkta, altyapıda ve insan haklarında somut kazanımlardır.
Azınlığın ihtiyacı; insanları birbirine düşüren değil, ortak geleceği güçlendiren bir siyasettir.
Çünkü sloganlarla ve yapay çatışmalarla kazanılan hiçbir mücadele yoktur.
Ancak hukuk içinde yürütülen, demokratik meşruiyete dayanan ve toplumun tamamının yararını gözeten mücadeleler kalıcı sonuçlar üretir.
Mahkeme salonunda dosya ertelenirken, dışarıda gerçeklerin değil sloganların sesi yükseliyorsa; kameraların kaydettiğiyle kürsülerden anlatılan arasında bu kadar büyük bir uçurum varsa, herkesin sorması gereken temel soru şudur:
Gerçekten hak mı savunuluyor, yoksa hak mücadelesi söylemi altında azınlığın enerjisi ve geleceği mi tüketiliyor?