SEÇEK’TE ORTAK KÜLTÜRDEN AYRIŞMA ÜRETEN SİYASETE NASIL GELİNDİ?
İLHAN AHMET’İN BİRLEŞTİRİCİ DURUŞUNA KARŞI ÖZGÜR FERHAT VE ERDEM HÜSEYİN’DEN AZINLIĞI AYRIŞTIRAN SÖYLEM
Rodop PASOK Milletvekili İlhan Ahmet, aynı tarihlerde gerçekleştirilen iki Seçek etkinliğini de bölgenin ortak kültürel zenginliğinin parçası olarak değerlendirirken, Bağımsız Rodop Milletvekili Özgür Ferhat’ın “nifak tohumları saçanları bertaraf etme” ve “diğerlerinin ne yaptığının önemli olmadığı” yönündeki sözleri tartışma yarattı. Kozlukebir Belediye Başkanı Erdem Hüseyin’in “bu halk–diğer halklar” ayrımı ise iki etkinlik çevresinde görünür hâle gelen iç ayrışmayı derinleştirebilecek bir söylem olarak kayda geçti.
Temmuz ayının son günleri ile ağustos ayının başında tarihî Seçek coğrafyası, aynı geleneği yaşatma iddiasındaki iki ayrı etkinliğe ev sahipliği yaptı.
Seyyid Ali Sultan Dergâhı-Tekkesi tarafından Seçek Yaylası’nda düzenlenen üç günlük anma programı ve yağlı güreşler ile Seçek Azınlık Eğitim ve Kültür Derneğinin Mehrikoz’da gerçekleştirdiği 672. Seçek Yağlı Güreşleri ve Kültürel Etkinlikleri aynı tarihlerde yapıldı.
Her iki programda da Seçek geleneği, yağlı güreşler, kültürel etkinlikler, toplumsal dayanışma ve ortak tarihî miras öne çıktı. Bununla birlikte iki etkinlik, Batı Trakya’daki Müslüman azınlığın kendi içindeki inanç, temsil, kurumlaşma ve siyasal aidiyet tartışmalarını da yeniden gündeme taşıdı.
Tartışmanın merkezinde yalnızca hangi etkinliğin daha fazla ilgi gördüğü veya hangi programa kimlerin katıldığı bulunmuyor. Asıl mesele, aynı tarihî miras üzerinde farklı kurumsal ve inançsal yaklaşımlara sahip kesimlerin birbirlerini nasıl gördüğü ve seçilmiş temsilcilerin bu farklılık karşısında nasıl bir dil kullandığıdır.
Seçek geleneğinin yaşatıldığı günlerde Trakya’nın ihtiyacı yeni cepheler açmak değil; farklı kurumlara, görüşlere ve inanç önderlerine saygı göstererek ortak tarihî mirası korumak ve toplumsal barışı güçlendirmektir.
Ne var ki Mehrikoz’daki kapanış programında yapılan bazı konuşmalar, farklılıkları ortak bir zenginlik içinde buluşturmak yerine “biz” ve “diğerleri” ayrımını öne çıkardı. Böylece Seçek’in kültürel ve manevi mirası üzerine yürütülmesi gereken tartışma, hangi kurumun azınlığın “gerçek” temsilcisi olduğu ve kimlerin bu topluluğun dışında bırakılabileceği tartışmasına dönüştü.
Bu dosya, herhangi bir etkinliğin kültürel değerini veya herhangi bir kurumun varlık hakkını tartışmaya açmıyor. Seçek Azınlık Eğitim ve Kültür Derneğinin faaliyetleri ile Seyyid Ali Sultan Dergâhı çevresindeki Alevi-Bektaşi toplumunun dinî ve kültürel hakları birbirini ortadan kaldıran iki seçenek değildir.
İncelenmesi gereken asıl konu, siyaset ve medya dilinin bu iki yapıyı bir arada yaşatacak bir zemin mi oluşturduğu, yoksa taraflardan birini “asıl”, diğerini “öteki” ilan eden yeni bir ayrışma mı ürettiğidir.
Özgür Ferhat’ın “bertaraf” sözleri
Seçek Azınlık Eğitim ve Kültür Derneğinin Mehrikoz’da düzenlediği etkinlikte konuşan Bağımsız Rodop Milletvekili Özgür Ferhat şu ifadeleri kullandı:
“Halkımızın birlik olması lazım. Aramıza nifak tohumları saçmaya çalışanları bertaraf etmemiz lazım. (…) Biz birlik ve beraberlik içinde olduğumuz zaman diğerlerinin ne yaptığı önemli değil. Azınlığımızın kalbi bu etkinlikte atmaktadır.”Bu sözler etkinliğe ilişkin 3 Ağustos 2026 tarihli haberde doğrudan alıntı olarak yayımlandı. Dolayısıyla tartışmanın konusu kulaktan dolma bir aktarım veya Ferhat’a sonradan atfedilmiş bir ifade değil, kamuya açık konuşmasında kullandığı siyasi dildir.
Ferhat’ın konuşmasındaki sorun “birlik” vurgusu yapması değildir. Birlik ve beraberlik, azınlık toplumunun tarihî, kültürel ve siyasal varlığının korunması bakımından kuşkusuz önemlidir. Asıl sorun, Ferhat’ın tanımladığı birliğin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğinin belirsiz bırakılmasıdır.
“Nifak tohumları saçanlar” kimlerdir?
“Bertaraf edilmesi gerekenler” kimlerdir?
“Diğerlerinin ne yaptığı önemli değil” denilirken azınlık toplumunun hangi kesimleri “diğerleri” kategorisine yerleştirilmektedir?
“Azınlığın kalbinin” yalnızca Mehrikoz’daki etkinlikte attığı söylenirken, aynı günlerde Seyyid Ali Sultan Dergâhı’nda kendi inanç önderleri çevresinde bir araya gelen Alevi-Bektaşi yurttaşların bu toplum içindeki yeri nasıl tanımlanmaktadır?
Ferhat, konuşmasında Seyyid Ali Sultan Dergâhı’na katılanları veya Alevi-Bektaşi toplumunu doğrudan isimlendirmemiştir. Bu husus göz ardı edilmemelidir. Dolayısıyla Ferhat’ın kesin biçimde Alevi-Bektaşi toplumunu hedef aldığını, yalnızca bu sözlerden hareketle tartışmasız bir olgu olarak ileri sürmek doğru olmaz.
Ancak siyasetçinin sorumluluğu yalnızca kendi zihnindeki niyetle sınırlı değildir. Kullanılan sözlerin söylendiği yer, zaman ve toplumsal ortam da anlamın bir parçasıdır.
Konuşmanın iki Seçek etkinliği çevresinde açık bir gerilimin yaşandığı sırada yapılması; “azınlığın kalbinin” yalnızca Mehrikoz’daki etkinlikte attığının söylenmesi ve hemen ardından “diğerlerinin” önemsizleştirilmesi, ifadelerin Dergâh’ta toplanan kesime yönelik olduğu yönünde güçlü bir algı doğurmuştur.
Bu yorumun ortaya çıkmasına neden olan, yalnızca Ferhat’ı eleştirenlerin siyasi yaklaşımı değil, konuşmanın kendi içindeki kelime tercihleri ve bağlamıdır.
“Bertaraf etmek” günlük siyasi dilde basit bir eleştirinin ötesinde; etkisizleştirme, dışlama, saf dışı bırakma ve ortadan kaldırma çağrışımları taşıyan ağır bir ifadedir. Bir milletvekilinin, kimi kastettiğini açıklamadan, toplumun belirsiz bir bölümünü “nifak odağı” olarak tanımlaması ve ardından “bertaraf etmekten” söz etmesi demokratik temsil sorumluluğuyla bağdaşmaz.
Ferhat’ın kastettiği başka kişi veya çevreler varsa bunu açıkça belirtmesi gerekir. Eğer sözlerinin hedefinde Seyyid Ali Sultan Dergâhı çevresi ve Alevi-Bektaşi yurttaşlar yoksa, bunu tereddüde yer bırakmayacak şekilde ifade etmek de yine kendisinin sorumluluğundadır.
“Biz” kim, “diğerleri” kim?
Demokratik toplumda birlik, herkesin aynı kurumun, derneğin veya siyasi merkezin arkasında sıralanması anlamına gelmez.
Gerçek birlik; farklı görüşlerin, kurumların, mezheplerin ve inanç önderlerinin varlığını kabul ederek ortak yaşam iradesini koruyabilmektir. Herkesi tek bir çizgiye zorlayan ve farklı tercihte bulunanları “nifakçı” sayan bir anlayış birlik değil, tek seslilik üretir.
Alevi-Bektaşi yurttaşların kendi inanç önderleri çevresinde örgütlenmeleri, kendi ibadet yerlerini yönetmek istemeleri veya ülkenin kanunlarından yararlanarak tüzel kişilik kazanmaları, azınlığın birliğine yönelmiş bir tehdit olarak değerlendirilemez.
İnanç özgürlüğü çoğunluk hesabına bağlı değildir. Bir toplum içindeki kesimin sayıca az olması, o kesimin dinî kimliğini yaşama, örgütlenme ve temsil edilme hakkını ortadan kaldırmaz. Çoğunluğun desteğine sahip olduğunu ileri süren hiçbir kurum, başka bir inanç grubunun meşruiyetini belirleme yetkisine sahip değildir.
Mehrikoz’daki etkinliğe daha fazla insanın katıldığı ileri sürülüyorsa, bu katılım kuşkusız derneğin kültürel organizasyon alanındaki toplumsal karşılığını gösteren önemli bir unsurdur. Ancak katılımcı sayısı, tek başına tarihî ve dinî temsil yetkisi oluşturmaz; başka bir inanç çevresinin haklarını ve Seyyid Ali Sultan Dergâhı’yla olan tarihî bağını geçersiz kılamaz.
Seyyid Ali Sultan Dergâhı’ndaki programa Yunanistan Eğitim, Din İşleri ve Spor Bakanı Sofia Zaharaki’nin katılması ise sıradan bir protokol görüntüsü olarak değerlendirilemez. Bakan’ın katılımı, Yunanistan devletinin Alevi-Bektaşi dinî topluluğunun kanunla tanınmasına, kurumsallaşma sürecine ve din özgürlüğü çerçevesindeki haklarına verdiği önemi ortaya koyan güçlü ve anlamlı bir resmî mesajdır. Devletin bakanlık ve diğer resmî makamlar düzeyindeki temsili, Dergâh’taki programın hukuki ve kurumsal önemini açık biçimde teyit etmektedir.
Bununla birlikte bu resmî tanıma, Seçek Azınlık Eğitim ve Kültür Derneğinin yasal çerçevede kültürel etkinlik düzenleme hakkını ortadan kaldırmaz. Burada birbirine eşitlenmesi veya karşılaştırmalı bir üstünlük yarışına sokulması gereken iki özdeş yapı bulunmamaktadır.
Seyyid Ali Sultan Dergâhı çevresindeki program, kanunla tanınmış Alevi-Bektaşi dinî topluluğunun tarihî, manevi ve kurumsal varlığıyla bağlantılıdır. Mehrikoz’daki program ise bir kültür derneğinin düzenlediği yağlı güreşler ve kültürel etkinlikler niteliğindedir.
Bu iki alanın hukuki ve kurumsal özellikleri farklıdır. Doğru yaklaşım, devletin Dergâh’taki resmî varlığının taşıdığı önemi eksiksiz teslim ederken, derneğin kültürel faaliyetlerini sürdürme hakkını da yok saymamaktır. Kültürel faaliyet yürütme hakkı ile bir dinî topluluğun tarihî Dergâh üzerindeki inançsal ve kurumsal temsil hakkı birbirine karıştırılmamalıdır.
Ruşanlar’daki Seyyid Ali Sultan Dergâhı’nda bir araya gelen insanlar azınlık toplumunun yabancıları veya dışarıdan gelmiş unsurları değildir. Onlar Trakya’nın yerli insanları, Yunanistan vatandaşları ve Müslüman azınlığın Alevi-Bektaşi inancına mensup üyeleridir.
Bir milletvekili istediği etkinliğe katılabilir ve bir derneğin çalışmalarını destekleyebilir. Ancak bu tercih, katılmadığı diğer etkinliği veya orada bulunan yurttaşları önemsizleştirme hakkı vermez.
İlhan Ahmet’ten kapsayıcı bir temsil anlayışı
Özgür Ferhat’ın konuşmasındaki dışlayıcı çağrışımların karşısında Rodop PASOK Milletvekili İlhan Ahmet, farklı ve kapsayıcı bir temsil anlayışı ortaya koydu.
Mehrikoz’daki etkinliğe katılan İlhan Ahmet, aynı tarihlerde Seyyid Ali Sultan Dergâhı-Tekkesi’nde gerçekleştirilen programı da ortak tarihî ve kültürel mirasın ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirdi. Her iki etkinliğin bölgenin kültürel zenginliğine katkı sunduğunu vurgulayarak, herhangi bir kurum veya toplumsal kesim arasında ayrım yapmadan bütünleştirici bir dil kullandı.
Yunanistan Parlamentosu İnsan Hakları, Eşitlik ve Gençlik Özel Daimi Komisyonu Birinci Başkanvekili İlhan Ahmet, etkinliğin ardından yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
“Bölgemizde aynı zamanda hem Seyyid Ali Sultan Dergâhı tarafından geleneksel Seçek Yaylası’nda hem de Seçek Derneği tarafından Mehrikoz köyünde düzenlenen her iki etkinlik de kültürel mirasımızın yaşatılmasına ve bölgemizin sosyal zenginliğine önemli katkılar sunmaktadır.
Halkımızın iradesiyle seçilmiş Rodop Milletvekili olarak, birlik ve beraberliğimizi güçlendiren ortak değerlerimize ayrım gözetmeksizin sahip çıkmaya devam edeceğim.”
İki milletvekilinin yaklaşımı arasındaki fark burada belirginleşmektedir.
Özgür Ferhat “diğerlerinden”, “nifak tohumlarından” ve bunların “bertaraf edilmesinden” söz ederken, İlhan Ahmet her iki etkinliği, kurumu ve toplumsal çevreyi bölgenin kültürel zenginliğinin parçası olarak kabul etti.
İlhan Ahmet’in açıklaması yalnızca siyasi nezaket veya iki taraf arasında denge kurma çabası olarak değerlendirilemez. Bu yaklaşım, milletvekilliğinin anayasal ve demokratik niteliğiyle doğrudan bağlantılıdır.
Milletvekili yalnızca kendisine oy verenlerin, kendisine yakın duran kurumların veya siyasi çizgisini destekleyenlerin temsilcisi değildir. Seçildiği bölgedeki bütün yurttaşların haklarını, özgürlüklerini ve meşru taleplerini gözetmekle yükümlüdür.
İlhan Ahmet, Mehrikoz’da katıldığı etkinliğin değerini anlatırken diğer etkinliğin taşıdığı tarihî, kültürel ve manevi önemi de teslim etti.
Bu yaklaşımın anlamı iki kurumu özdeşleştirmek veya aralarındaki sorunları görmezden gelmek değildir. Kapsayıcılık, ihtilafların bulunmadığını söylemek değil; ihtilaf yaşayan bütün tarafların ortak toplumsal aidiyet içinde yer alma hakkını tanımaktır.
İlhan Ahmet’in kullandığı dil de tam olarak bu noktada önem kazanmaktadır: Sorunu inkâr etmeden, taraflardan birini toplumun dışına itmeden ve ortak miras üzerinde tekelleşme iddiasına girmeden konuşmak.
Bu, çatışmayı büyüten değil, birlikte yaşamı mümkün kılan temsil dilidir.
Erdem Hüseyin’in sözleri: Azınlık içindeki “bu halk–diğer halklar” ayrımı
Kozlukebir Belediye Başkanı Erdem Hüseyin de Mehrikoz’daki konuşmasında şu ifadeleri kullandı:
“Batı Trakya’daki azınlığımızı ayakta tutan unsurlar dini, dili ve gelenekleridir. Bunlardan biri yıkıldığında bu halk, diğer halkların içinde erimeye mahkûmdur.”Erdem Hüseyin daha sonra “aynı kıbleye yönelen insanlar” olarak birlikten taviz vermeyeceklerini ve belediye başkanı sıfatıyla etkinliğin yanında olacağını söyledi.
Azınlığın dilini, dinini, geleneklerini ve kültürel mirasını koruması meşru, değerli ve vazgeçilmez bir haktır. Sorun, bu değerlerin korunmasına ilişkin vurgu değil, konuşmanın yapıldığı bağlamda kullanılan “bu halk” ve “diğer halklar” ayrımıdır.
Bu sözler ilk bakışta azınlığın daha geniş toplumlar içinde kültürel asimilasyona uğramaması gerektiğini anlatan genel bir ifade olarak okunabilir. Erdem Hüseyin’in niyetinin de öncelikle azınlık kimliğinin korunmasına vurgu yapmak olduğu ileri sürülebilir.
Ancak konuşmanın iki ayrı Seçek etkinliği arasında gerilimin yaşandığı bir ortamda yapılmış olması, ifadeye ikinci ve daha güncel bir anlam kazandırmaktadır.
Mehrikoz’daki topluluk “bu halk” olarak tanımlanırken, aynı tarihî geleneği farklı bir kurumsal ve inançsal çerçevede yaşatan Seyyid Ali Sultan Dergâhı çevresindeki Alevi-Bektaşi yurttaşların hangi kategoriye yerleştirildiği belirsiz kalmaktadır.
Bu nedenle “bu halk–diğer halklar” ayrımı yalnızca azınlık ile çoğunluk arasındaki ilişki bakımından değil, azınlığın kendi içindeki iki etkinlik ve iki temsil anlayışı bakımından da sorunludur. Söylem, Mehrikoz’daki çevreyi azınlığın asli gövdesi, Dergâh çevresindekileri ise bu bütünlüğün dışında veya karşısında gösteren bir okumaya açıktır.
Oysa Alevi-Bektaşi yurttaşlar başka bir “halk” değildir. Onlar aynı coğrafyanın, aynı tarihî mirasın ve aynı azınlık toplumunun parçasıdır. Dinî yorum veya kurumsal tercih farklılığı, insanları ortak toplumsal aidiyetin dışına çıkarmaz.
“Aynı kıbleye yönelmek” de ortaklığın tek ölçüsü olarak sunulmamalıdır. Belediye başkanının temsil sorumluluğu dinî birlikten değil, demokratik seçimden ve yurttaşlık hukukundan doğar.
Azınlık mensuplarının Müslüman, Alevi-Bektaşi, Sünni veya farklı bir kültürel kimliğe sahip olmaları, onların Yunanistan Cumhuriyeti’nin eşit yurttaşları oldukları gerçeğini değiştirmez.
Yunanistan Anayasası’nın 4. maddesi Yunan vatandaşlarının kanun önünde eşitliğini ve eşit haklarla yükümlülüklere sahip olduğunu düzenlemektedir. Anayasa’nın 5. maddesi ise ülkede bulunan herkesin yaşamının, şerefinin ve özgürlüğünün milliyet, ırk, dil, dinî veya siyasi düşünce ayrımı yapılmadan korunmasını güvence altına almaktadır.
Azınlık hakları ile ortak anayasal aidiyet birbirinin karşıtı değildir. Doğru yaklaşım, azınlığın farklı kimliğini korurken mensuplarının aynı devletin ve anayasal düzenin eşit yurttaşları olduğunu vurgulamaktır.
Üstelik bir belediye başkanı yalnızca “aynı kıbleye yönelen” seçmenleri temsil etmez. Belediye sınırları içinde yaşayan Müslüman, Hristiyan, Alevi, Bektaşi, Sünni, inançsız veya farklı siyasi görüşlere sahip bütün yurttaşların belediye başkanıdır.
Yerel yönetim makamı belirli bir dinî ya da siyasi çevrenin değil, bütün belediye halkının ortak makamıdır.
Bu nedenle verilmesi gereken mesaj, “Bu halk diğer halkların içinde erir” değil; “Azınlığımızın dinî ve kültürel kimliği ortak toplumsal zenginliğimizdir; bu kimliğin bütün mensupları da ülkemizin eşit yurttaşlarıdır” olmalıydı.
Hukuki gerçeklik: Kanun neyi tanıdı?
Seçek çevresindeki tartışmanın en fazla çarpıtılan başlıklarından biri, Alevi-Bektaşi toplumunun kazandığı hukuki statüdür.
Burada temel bir ayrım yapılması gerekir: Tüzel kişilik doğrudan tarihî Seyyid Ali Sultan Dergâhı’na değil, merkezi Ruşanlar’da bulunan “Trakya Bektaşi-Alevi Müslümanları Dinî Tüzel Kişiliği”ne tanınmıştır.
5 Ağustos 2025 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 5224/2025 sayılı Kanun’un 49. maddesi, “Trakya Bektaşi-Alevi Müslümanları Dinî Tüzel Kişiliği”ni özel hukuk hükümlerine tabi bir dinî tüzel kişi olarak doğrudan tanımıştır.
Kanun, bu topluluğun yeniden tanınması için mahkemeye olağan bir kuruluş davası açmasını öngörmemektedir. Bunun yerine, kanunun yayımlanmasından itibaren bir yıl içinde kuruluş belgesi, yönetmelik ve diğer belgelerle yetkili mahkemeye başvurularak dinî tüzel kişiler siciline otomatik kayıt işleminin tamamlanmasını düzenlemektedir.
Kuruluş belgesi ile teşkilat ve çalışma yönetmeliğinin en az 300 üye tarafından imzalanması zorunludur. Yetkili mahkemedeki işlem, kanunla tanınmış tüzel kişiliğin sicile geçirilmesine yöneliktir.
Kanun’un 50. maddesi ise mevcut ve gelecekte kurulacak cem, cemevi, tekke ve diğer ibadet yerlerinin bu tüzel kişilik tarafından, kendi kuruluş ve çalışma yönetmeliği çerçevesinde yönetilmesini ve temsil edilmesini düzenlemektedir.
Topluluğun, kanunun öngördüğü sürenin dolmasından önce 30 Temmuz 2026’da Dedeağaç’taki yetkili mahkemeye sicil kaydı için gerekli belgeleri sunduğu, Eğitim, Din İşleri ve Spor Bakanı Sofia Zaharaki’nin de katıldığı Seyyid Ali Sultan Dergâhı etkinliğinde kamuoyuna açıklandı.
Bu noktada iki aşırı yorumdan da kaçınmak gerekir.
Birincisi, süreci “Atina’nın oluşturduğu yapay bir grup” veya “bir avuç insanın girişimi” şeklinde sunmak hukuki gerçeklikle örtüşmemektedir. Kanunun en az 300 imza şartı aradığı bir dinî topluluğu, somut veri ortaya koymadan “bir avuç grup” diye küçümsemek hem düzenlemenin aradığı toplumsal tabanı hem de imzacı yurttaşların iradesini yok saymaktadır.
İkincisi, yeni dinî tüzel kişiliğin tanınmasını Seçek Azınlık Eğitim ve Kültür Derneğinin bütün faaliyetlerini kendiliğinden hükümsüz kılan bir gelişme gibi değerlendirmek de doğru değildir. Kanun dinî topluluğun ve ibadet yerlerinin yönetimine ilişkin hukuki statüyü düzenlemektedir. Derneğin kültürel etkinlikleri, üyelik yapısı ve diğer yasal faaliyetleri ise kendi tüzel kişiliği çerçevesinde ayrıca devam edebilir.
Dolayısıyla hukuki tanınma bir tarafın bütünüyle ortadan kaldırılması için değil, uzun süredir hukuki statüden yoksun bulunan Alevi-Bektaşi dinî topluluğunun haklarının güvence altına alınması için değerlendirilmelidir.
Azınlık mensubu Yunanistan vatandaşlarının ülkenin kanunları çerçevesinde tüzel kişilik kazanmak istemesi onları “Atina’nın adamı” yapmaz. Devletin hukuk düzeninden yararlanmak, o devlete teslim olmak değil; yurttaşlığın ve anayasal hakların doğal sonucudur.
Tarihî miras dernekten önce vardı
Seyyid Ali Sultan Dergâhı ve Seçek geleneği yüzyıllardır bölgede varlığını sürdürmektedir. Seçek Azınlık Eğitim ve Kültür Derneği ise kendi resmî tarihçesine göre 1997 yılında kurulmuştur.
Derneğin kuruluşunun temel gerekçelerinden biri, Dergâhın ayrı bir tüzel kişiliğinin bulunmadığı dönemde yağlı güreşlerin, kültürel faaliyetlerin, sponsorlukların ve mali işlemlerin yasal bir çatı altında yürütülmesiydi.
Bu kronoloji, basit fakat önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır: Tarihî miras dernekten önce vardır. Dernek bu mirasa hizmet etmek için kurulmuştur; Seçek geleneği derneğin kurulmasıyla ortaya çıkmamıştır.
Bu tespit, derneğin 1997’den bu yana yaptığı kültürel çalışmaların değersiz olduğu anlamına da gelmez. Derneğin yıllar boyunca yağlı güreşlerin ve çeşitli kültürel etkinliklerin düzenlenmesine sunduğu katkı yok sayılamaz.
Ancak kültürel organizasyon tecrübesi, Dergâhın dinî ve manevi temsili üzerinde sınırsız veya tartışmasız bir yetki oluşturmaz. Kültürel faaliyet yürütmek ile bir inanç topluluğunun ibadet yerlerini ve dinî hayatını temsil etmek aynı hukuki ve manevi alan değildir.
Zaman içinde derneğin yönetim yapısı, faaliyetlerinin yönü ve Alevi-Bektaşi inanç topluluğuyla ilişkisi tartışılmaya başlanmıştır. Dergâh çevresindeki bazı Aleviler, özellikle Mesut Şerif’in başkanlığı döneminde dernek yönetiminin kuruluşundaki Alevi-Bektaşi inanç zemininden uzaklaştığını ve giderek Sünni ağırlıklı bir yapıya dönüştüğünü ileri sürmüştür.
Bu iddiaların doğruluğu, kapsamı ve dernek yönetiminin bunlara vereceği cevap ayrıca değerlendirilmelidir. İddiaları aktarmak, bunların tümünü kanıtlanmış gerçekler olarak kabul etmek anlamına gelmez.
Ancak tartışmanın yeni olmadığı açıktır.
Seçek Derneğinin açıklamalarının aktarıldığı 2019 tarihli bir haberde “Tekke Kurulu”nun 25 Ocak 2018’de oluşturulduğu ve bazı Alevilerin derneğin kuruluş amacından uzaklaştığı yönünde itirazlarda bulunduğu anlatılmaktadır. Bu kronoloji, bugünkü ayrışmanın 2025 tarihli kanunla, Bakan Zaharaki’nin ziyaretiyle veya mahkemeye yapılan sicil başvurusuyla başlamadığını göstermektedir.
Mesele, Alevi-Bektaşi toplumunun kendi inanç mirası üzerindeki temsil hakkına ilişkin yıllardır devam eden bir güven krizidir. Bütün sorumluluğu “Atina komplosu” şeklinde açıklamak, bu iç sorunun nedenlerini tartışmak yerine üzerini örtmektedir.
Sağlıklı yaklaşım, taraflardan birini yok saymak değil; Dergâhın tarihî ve manevi niteliğini, derneğin kültürel faaliyetlerdeki rolünü ve Alevi-Bektaşi toplumunun kendi inanç kurumlarını yönetme hakkını birlikte gözeten adil bir model oluşturmaktır.
Miras üzerinde tekel kurulabilir mi?
Tartışmada cevabı verilmesi gereken temel sorulardan biri şudur: Seçek mirasının sahibi kimdir?
Bu miras yalnızca bir derneğin, bir geçici yönetimin, bir dinî tüzel kişiliğin, bir siyasi partinin veya bir milletvekilinin mülkiyetinde değildir.
Seyyid Ali Sultan Dergâhı’nın tarihî ve manevi bağı öncelikle Alevi-Bektaşi inanç topluluğu bakımından özel bir anlam taşımaktadır. Bu bağın tanınması, daha geniş bölge halkının Seçek geleneğine kültürel aidiyetini ortadan kaldırmaz.
Bunun karşısında, Seçek’in geniş bir kültürel buluşma ve yağlı güreş geleneği olarak yaşatılması da Dergâhın Alevi-Bektaşi niteliğinin silinmesini veya dinî temsil hakkının başka yapılara devredilmesini gerektirmez.
Çözüm, iki alandan birinin diğerini yutması değildir. Dinî temsil ile kültürel organizasyonun sınırları şeffaf biçimde belirlenebilir; mali işlemler, ibadet yerlerinin yönetimi, etkinlik alanları ve tarihî mirasın korunması taraflar arasında açık kurallara bağlanabilir.
Ancak bunun için önce taraflardan birini “nifakçı”, “küçük grup”, “Atina’nın adamı” veya “diğerleri” olarak gören dil terk edilmelidir. Eşit kabul edilmeyen taraflarla adil bir uzlaşma kurulamaz.
Kurumsal siyaset neden önemlidir?
İlhan Ahmet’in yaklaşımı, azınlık sorunlarının yalnızca sloganlarla değil, mevcut hukuk düzeni ve devletin meşru kurumları üzerinden çözülmesi gerektiği anlayışına dayanmaktadır.
Bir muhalefet milletvekilinin hükümetle, bakanlıklarla, mahkemelerle veya devlet kurumlarıyla kurumsal ilişki kurması iktidara teslim olduğu anlamına gelmez. Milletvekilinin görevi, gerektiğinde hükümeti en sert biçimde eleştirirken halkın sorunlarını çözebilmek için bütün demokratik ve hukuki yolları kullanmaktır.
Azınlığın dinî, sosyal ve ekonomik meselelerine ilişkin kalıcı çözümler Meclis, kanunlar, bakanlıklar, belediyeler, mahkemeler ve kamu kurumları üzerinden üretilebilir.
Devletin bütün kurumlarını peşinen “Atina” etiketiyle düşmanlaştıran bir söylem yüksek ses çıkarabilir; ancak yurttaşın günlük hayatında sonuç üretmekte zorlanır. Üstelik azınlık mensuplarının devlet kurumlarıyla ilişki kurmasını şüpheli göstermek, onları eşit yurttaşlığın dışında tutan başka bir vesayet anlayışına dönüşür.
Devlet kurumlarıyla ilişki kurmak, bu kurumların bütün kararlarını onaylamak anlamına gelmez. Kurumsal siyaset eleştiri hakkından vazgeçmeden müzakere edebilme, hukuk yollarını kullanabilme ve sonuç alabilme kapasitesidir.
İlhan Ahmet’in Aralık 2025’te hem İnsan Hakları, Eşitlik ve Gençlik Özel Daimi Komisyonuna hem de Araştırma ve Teknoloji Özel Daimi Komisyonuna farklı partilerden milletvekillerinin desteğiyle Birinci Başkanvekili seçilmesi, bu kurumsal siyaset anlayışının Mecliste karşılık bulduğunu göstermektedir. İlk komisyonda 19, ikincisinde 20 kabul oyu alması, siyasal temsil gücünün yalnızca kendi parti çevresiyle sınırlı kalmadığını ortaya koymuştur.
Siyasi itibar yalnızca meydan alkışı veya yüksek sesli sloganlarla ölçülmez. Farklı siyasi kesimlerle konuşabilmek, eleştirisini korurken çözüm üretebilmek ve toplumun bütün kesimlerine güven verebilmek de temsil gücünün temel ölçüleridir.
Özgür Ferhat’ın daralan temsil zemini
Özgür Ferhat, 2023 seçimlerinde milletvekili seçilerek önemli bir toplumsal sorumluluk üstlenmiştir. Ancak seçimde alınan destek, toplumun bir bölümünü dışlama yetkisi vermez. Tam tersine, milletvekilliği farklı düşünen yurttaşların da haklarını koruma yükümlülüğünü artırır.
Ferhat, 15 Mayıs 2026’da Yeni Sol Parlamento Grubundan ayrılarak bağımsız milletvekili oldu. Ayrılık kararı Meclis Başkanlığına gönderdiği mektupla duyuruldu ve Genel Kurulda okundu.
Bir siyasi partinin Meclis grubundan ayrılmak başlı başına temsil meşruiyetini ortadan kaldırmaz. Bağımsız milletvekilliği de anayasal ve demokratik açıdan tam bir temsil görevidir.
Ancak bağımsız milletvekilinin toplumsal ve parlamenter etkisi, farklı kesimlere ulaşma, Mecliste iş birliği oluşturma ve kurumsal sonuç üretme kapasitesine daha fazla bağlı hâle gelir.
Bu nedenle toplumun bir bölümünü “diğerleri”, “nifak tohumu saçanlar” veya “bertaraf edilmesi gerekenler” şeklinde tanımladığı izlenimi yaratan bir dil, Ferhat’ın temsil alanını genişletmek yerine daraltmaktadır.
Siyasi etki yalnızca geçmişte alınan oy sayısıyla ölçülmez. Toplumsal kesimleri bir araya getirebilmek, Mecliste ittifak oluşturabilmek, devlet kurumları nezdinde sonuç alabilmek ve farklı yurttaşlara güven verebilmek de siyasi etkinin göstergeleridir.
Kendi seçmen tabanını sürekli “biz”, geri kalanları ise “diğerleri” şeklinde gören bir siyaset kısa süreli alkış alabilir; ancak toplumun tamamını temsil etme kabiliyetini zamanla kaybeder.
İlhan Tahsin’in yazısında hedef gösteren dil
Özgür Ferhat’ın konuşmasındaki dışlayıcı çağrışımlar, Birlik Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İlhan Tahsin’in 1 Ağustos 2026 tarihli yazısında daha sert bir söyleme dönüştü.
Tahsin, Ruşanlar’daki Alevi-Bektaşi toplumunu “bir avuç gruptan oluşan küçük bir kesim” olarak nitelendirdi; devlet kurumlarıyla görüşen kişileri “Atina ağzıyla konuşan atanmış isimler” sözleriyle hedef aldı.
“Bu millet kimin nereden talimat aldığını çok iyi biliyor” diyerek somut bir delil göstermeden bazı yurttaşların iradesi ve ülkeye bağlılığı üzerinde şüphe oluşturdu. Dergâh’taki etkinliği de “sirk benzeri bir gösteri” olarak tanımladı.
Gazetecilik eleştirir, sorgular ve kamu yararı adına araştırır. Bir kurumun devlet politikalarıyla ilişkisi, yöneticilerin tercihleri ve kamu makamlarının sürece müdahalesi de elbette incelenebilir.
Ancak insanları “bir avuç grup” diye küçümsemek, kimden talimat aldıklarına ilişkin delilsiz imalarda bulunmak ve yüzlerce yıllık Dergâh çevresindeki inanç mensuplarının iradesini yok saymak, gazetecilik eleştirisinin sınırlarını aşan bir siyasi yaftalama biçimine dönüşür.
“Ezici çoğunluğun Seçek Derneğinin arkasında olduğu” iddiasını doğrulayacak bağımsız bir araştırma, şeffaf üyelik verisi veya nesnel kamuoyu ölçümü ortaya konulmamıştır.
Kaldı ki temel haklar çoğunluk hesabına bağlı değildir. Tek bir Alevi-Bektaşi yurttaşın dahi kendi inancını özgürce yaşama, ibadet yerini yönetme ve kanunlar çerçevesinde örgütlenme hakkı vardır.
Özgür Ferhat’ın konuşması ile İlhan Tahsin’in yazısında benzer bir siyasi sözlük görülmektedir: Bir tarafta “biz”, “azınlığın kalbi” ve “gerçek temsil”; diğer tarafta “nifak çıkaranlar”, “Atina ağzıyla konuşanlar”, “talimat alanlar” ve “bertaraf edilmesi gerekenler” vardır.
Bu dilin ortak özelliği, görüş ayrılığını meşru kabul etmek yerine farklı düşünenlerin aidiyetini sorgulamasıdır.
Bunun adı birlik değil; birlik söylemi altında tek seslilik dayatmasıdır.
Danışma Kurulunun dışlayıcı sicili
Seçek üzerinden yaşananlar, azınlık içindeki yerleşik statükonun ve Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulunun son yıllardaki tutumundan bağımsız değerlendirilemez.
Danışma Kurulu kanunla kurulmuş bir kamu kurumu, seçilmiş bir parlamento veya yargı organı değildir. Buna rağmen zaman zaman seçilmiş temsilcilerin üzerinde karar veren bir makam gibi davranmıştır.
Kurul, 12 Haziran 2022’de halkın oylarıyla seçilmiş Rodop Milletvekili İlhan Ahmet ile dönemin Yassıköy Belediye Başkanı Önder Mümin’i üyelikten çıkardı. Açıklamasında iki seçilmiş isim hakkında son derece ağır siyasi değerlendirmelerde bulundu.
Bir sivil istişare yapısının kendi üyelik kurallarını belirleme hakkı bulunabilir. Ancak seçilmiş temsilcilerin azınlıkla bağının kalmadığını ilan eden ve kendisini onların demokratik meşruiyetini ölçen bir makam gibi konumlandıran yaklaşım ayrıca sorgulanmalıdır.
Seçilmişlerin hesabını vereceği asıl merci seçmendir. Hiçbir atanmış veya kendi içinde oluşturulmuş kurul, halkın oyuyla kazanılmış demokratik temsil yetkisinin üzerinde vesayet makamı kuramaz.
Bu kararın 2023 genel seçimleri öncesindeki saflaşmalara etkisi azınlık siyasetinde uzun süre tartışıldı. Benzer müdahale iddiaları 2023 yerel seçimlerinde belediye listeleri ve adaylık süreçleri çevresinde de gündeme geldi.
İskeçe Çınar Camii olayında ise camiye ibadet amacıyla giden yasal müftülük görevlilerinin karşılaştığı fiilî ve sözlü engellemeyi açıkça kınamak yerine, görevlilerin camiye gelişi Danışma Kurulu tarafından “provokasyon” olarak nitelendirildi.
İskeçe Tek Hâkimli Asliye Ceza Mahkemesi, 18 Haziran 2026’da görülen ilk derece davasında dört sanığın her birine toplam 17 ay hapis cezası verdi. Kararın istinafa açık olduğu, cezaların infazına ilişkin erteleme veya para cezasına çevrilme hükümleri bulunduğu açıklandı.
Bu nedenle karar kesinleşmiş bir mahkûmiyet olarak değil, devam eden yargı sürecinin ilk derece kararı olarak değerlendirilmelidir. Ancak karar, olayların yalnızca siyasi bir “provokasyon” anlatısıyla açıklanamayacak ciddi fiilî ve hukuki boyutlarının bulunduğunu da ortaya koymuştur.
Şimdi benzer bir dışlama refleksi Seçek ve Seyyid Ali Sultan Dergâhı üzerinden Alevi-Bektaşi toplumuna yönelmiş görünmektedir.
Danışma Kurulunun görevi seçilmiş temsilcileri tasnif etmek, toplumsal sorunları büyütmek veya hangi Alevinin “gerçek Alevi” olduğuna karar vermek olamaz.
Gerçekten birlik isteniyorsa bir tarafı destekleyerek diğerini tasfiye etmeye çalışmak yerine bütün taraflarla konuşulmalı ve adil bir temsil zemini oluşturulmalıdır.
Açıklama ve özür sorumluluğu
Bağımsız Milletvekili Özgür Ferhat’ın kamuoyuna açık biçimde cevaplaması gereken sorular bulunmaktadır:
“Bertaraf edilmesi gerekenler” diyerek kimi kastetmiştir?
Seyyid Ali Sultan Dergâhı etkinliğine katılan Alevi-Bektaşi yurttaşlar bu ifadenin içinde midir?
“Diğerlerinin ne yaptığı önemli değil” derken kimleri azınlık toplumunun dışında bırakmıştır?
“Azınlığın kalbi bu etkinlikte atmaktadır” sözleriyle diğer Seçek etkinliğine katılan yurttaşların aidiyetini sorgulamak mı istemiştir?
Kanunla tanınan Alevi-Bektaşi dinî topluluğunun kendi inanç önderleri çevresinde örgütlenme ve ibadet yerlerini yönetme hakkına saygı göstermekte midir?
Eğer Ferhat’ın hedefinde Dergâh toplumu ve Alevi-Bektaşi yurttaşlar yoksa bunu tereddüde yer bırakmayacak şekilde açıklamalıdır. “Bertaraf” sözünün yanlış anlaşılmaya açık olduğunu kabul ederek ifadesini geri çekmesi de toplumsal tansiyonu düşürecektir.
Ancak bu sözler Dergâh çevresindeki yurttaşları hedef alıyorsa, Ferhat’ın yalnızca açıklama yapması yeterli değildir; kullandığı ifadeleri geri çekmesi ve sözlerin yaraladığı Alevi-Bektaşi yurttaşlardan özür dilemesi gerekir.
Kozlukebir Belediye Başkanı Erdem Hüseyin de “bu halk–diğer halklar” ayrımının kimi ifade ettiğini açıklamalı; azınlığın içindeki hiçbir inanç çevresinin “diğerleri” olarak görülemeyeceğini ve belediye başkanı olarak bütün belediye halkını eşit biçimde temsil ettiğini açıkça ortaya koymalıdır.
İlhan Tahsin ve Birlik Gazetesi açısından da eleştiri ile hedef gösterme arasındaki sınırın yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. İnsanların devlet kurumlarıyla görüşmesini “talimat alma” imasıyla sunmak için somut kanıt gerekir. Kanıtsız suçlamalar kamusal tartışmayı aydınlatmaz; yalnızca korku ve baskı üretir.
Aynı zamanda bütün tarafların cevap ve görüşlerini açıklama hakkı vardır. Özgür Ferhat’ın, Erdem Hüseyin’in, Seçek Derneğinin, dinî tüzel kişilik temsilcilerinin ve eleştirilen medya kuruluşunun somut cevapları kamusal tartışmanın sağlıklı biçimde ilerlemesine katkı sunacaktır.
Ancak cevap hakkı, kullanılan ifadelerin kamuya açık biçimde eleştirilmesini engelleyen bir dokunulmazlık değildir. Siyasetçi ve kamuoyu oluşturma gücüne sahip medya yöneticisi, sözlerinin sonuçlarını açıklamak ve eleştirilerle yüzleşmek zorundadır.
Sonuç: Birlik mi, tek seslilik mi?
Seçek’te ortaya çıkan tablo iki farklı siyasi çizgiyi görünür hâle getirmiştir.
İlhan Ahmet, aynı tarihlerde düzenlenen iki etkinliği de kültürel mirasın ve bölgenin sosyal zenginliğinin parçası olarak kabul ederek kapsayıcı bir yaklaşım sergilemiştir.
Özgür Ferhat’ın “biz”, “diğerleri”, “nifak” ve “bertaraf” kelimeleri ise birlik iddiasının sınırlarını daraltmış; Alevi-Bektaşi yurttaşların bu birliğin neresinde bulunduğu sorusunu doğurmuştur.
Erdem Hüseyin’in “bu halk–diğer halklar” ayrımı da konuşmanın bağlamı içinde, azınlığın kendi içindeki farklı inanç ve kurum çevrelerini ortak kimliğin parçaları olarak görmek yerine birbirinden ayıran bir söyleme dönüşmüştür.
Seçek geleneğinin geleceği, kurumlardan birinin diğerini ortadan kaldırmasına veya siyasi çevrelerden birinin tek temsilci ilan edilmesine bağlı değildir.
Kalıcı çözüm; Dergâhın tarihî ve manevi niteliğinin, Alevi-Bektaşi toplumunun dinî özerkliğinin, Seçek Derneğinin kültürel faaliyetlerdeki rolünün ve bütün yurttaşların eşit haklarının birlikte korunmasına bağlıdır.
Bu yaklaşım, iki tarafın bütün iddialarını aynı ölçüde doğru kabul etmek anlamına gelmez. Her kurumun yönetimi, mali yapısı, temsil gücü ve uygulamaları elbette eleştirilebilir. Ancak eleştiri, insanların inanç kimliğini ve toplumsal aidiyetini reddetmeye dönüşmemelidir.
Seyyid Ali Sultan’ın mirası insanları “bizden” ve “onlardan” diye ayırmaya, farklı düşünenleri nifakçı ilan etmeye veya bertaraf etmeye değil; sevgiye, hoşgörüye, gönül birliğine ve insana saygıya dayanır.Seçek’i gerçekten yaşatmak isteyenlerin önce bu dili hatırlaması gerekir.
Çünkü farklılıkları koruyarak bir arada yaşamak birliktir; herkesi tek bir siyasi veya kurumsal merkezin arkasında sıralamaya çalışmak ise birlik değil, yeni bir vesayet düzenidir.