* { box-sizing: border-box; } body { margin: 0; padding: 0; background-color: #f3f4f6; color: #202124; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 18px; line-height: 1.8; } .article-container { width: 100%; max-width: 960px; margin: 40px auto; padding: 55px 65px; background-color: #ffffff; border-top: 7px solid #8b0000; box-shadow: 0 4px 22px rgba(0, 0, 0, 0.09); } .main-title { margin: 0 0 22px; color: #8b0000; font-size: 42px; line-height: 1.18; font-weight: 800; text-align: center; text-transform: uppercase; } .subtitle { margin: 0 0 45px; padding: 20px 25px; color: #343434; background-color: #f5f5f5; border-left: 6px solid #8b0000; font-size: 23px; line-height: 1.45; font-weight: 700; text-align: center; } h2 { margin: 48px 0 20px; padding-bottom: 10px; color: #8b0000; border-bottom: 2px solid #d7d7d7; font-size: 29px; line-height: 1.3; font-weight: 800; } p { margin: 0 0 22px; text-align: justify; } strong { color: #151515; font-weight: 800; } .question-box { margin: 28px 0; padding: 24px 28px; background-color: #fff5f5; border-left: 6px solid #8b0000; font-size: 21px; font-weight: 700; } .methods-list { margin: 25px 0 30px; padding: 25px 30px 25px 55px; background-color: #f7f7f7; border-left: 6px solid #8b0000; } .methods-list li { margin-bottom: 11px; padding-left: 6px; font-weight: 700; } .methods-list li:last-child { margin-bottom: 0; } .final-section { margin-top: 50px; padding: 32px; background-color: #f7f7f7; border: 2px solid #8b0000; } .final-section h2 { margin-top: 0; } .final-message { margin-top: 28px; padding: 25px 28px; color: #ffffff; background-color: #8b0000; font-size: 22px; line-height: 1.55; font-weight: 800; text-align: center; } @media (max-width: 768px) { body { font-size: 17px; line-height: 1.7; } .article-container { margin: 0; padding: 30px 22px; box-shadow: none; } .main-title { font-size: 31px; } .subtitle { padding: 17px; font-size: 20px; } h2 { margin-top: 38px; font-size: 25px; } p { text-align: left; } .final-section { padding: 23px; } }
15 TEMMUZ’UN 10. YILINDA BATI TRAKYA’NIN HAFIZASI
Ayhan Demir’in “FETÖ Yunanistan Yapılanması” yazısından bugüne: İsimler değişti, fakat azınlığın iradesini denetleme anlayışı değişti mi?EDİTÖRÜN YORUMU | M.Y.
15 Temmuz 2016’da Türkiye’de gerçekleştirilen darbe girişiminin üzerinden on yıl geçti.
Bu tarih, Türkiye bakımından yalnızca anayasal düzeni hedef alan silahlı bir darbe teşebbüsünün yıldönümü değildir. Aynı zamanda devlet kurumlarına, dış temsilciliklere, basına, eğitime ve sivil topluma kadar uzanan kapalı yapıların nasıl çalıştığının anlaşılması bakımından da tarihî bir kırılma noktasıdır.
15 Temmuz’un Batı Trakya bakımından da ayrı bir anlamı bulunmaktadır. Çünkü o gece ve hemen sonrasında yaşananlar, azınlık toplumunun içerisinde hangi çevrelerin demokratik iradeden yana tavır aldığını, kimlerin sessiz kaldığını ve kimlerin gelişmelerin sonucuna göre pozisyon belirlemeyi tercih ettiğini göstermiştir.
Onuncu yıldönümünde yapılması gereken, yalnızca darbe gecesini anmak değildir. Batı Trakya’da o dönemde kurulan ilişkileri, azınlık siyasetine yönelik müdahaleleri ve kamuoyunu yönlendiren mekanizmaları da yeniden hatırlamaktır.
Bilmeyenlere anlatmak, unutanlara hatırlatmak ve aynı yöntemlerin farklı isimler altında yeniden kurulmasını önlemek, demokratik hafızanın gereğidir.
Arşivden bugüne ulaşan bir yazı
Bu tartışmanın önemli başlangıç noktalarından biri, gazeteci-yazar Ayhan Demir’in Yeni Akit gazetesinde 6 Aralık 2017 tarihinde yayımlanan “FETÖ Yunanistan Yapılanması” başlıklı yazısıdır.
Demir’in yazısı bugün yeniden okunduğunda yalnızca dönemin siyasi atmosferini yansıtan bir köşe yazısı olarak görülemez. Yazıda Yunanistan’daki FETÖ faaliyetleriyle bağlantılı olduğu ileri sürülen eğitim kurumları, kişiler, medya çevreleri ve aile ilişkileri isimleriyle birlikte ele alınmaktadır.
Demir, FETÖ’nün Yunanistan’da Balkanlar’ın bazı ülkelerindeki kadar geniş bir kurumsal taban oluşturamadığını; buna rağmen Analiz Dershanesi ve Elit İngilizce Dil Eğitim Merkezi gibi yapılar üzerinden faaliyet yürüttüğünü yazmaktadır.
Yazıda ayrıca, örgütün üst kadrolarında bulunduğu belirtilen Abdullah Aymaz’ın Yunanistan’la ilişkisine ve kızı Ümmü Aymaz Dede’nin Azınlıkça dergisi ve azinlikca.net ile tanınan Evren Dede ile evliliğine dikkat çekilmektedir.
Ayhan Demir, Evren Dede’nin FETÖ’nün “kurban” ve “himmet” organizasyonlarında rol aldığına ilişkin iddiaları da gündeme taşımaktadır. Bunlar Demir’in yazısında yer alan ve muhatapları bakımından cevap hakkı doğuran ağır iddialardır. Ancak aradan geçen yıllara rağmen bu ilişkiler Batı Trakya kamuoyunda bütün yönleriyle tartışılmış ve açıklığa kavuşturulmuş değildir.
Bu nedenle söz konusu yazı, bugünkü değerlendirmemizin vardığı nihai hüküm değil, geçmişi yeniden incelememizi sağlayan bir başlangıç noktasıdır.
15 Temmuz gecesi Batı Trakya’da kim ne yaptı?
15 Temmuz gecesi Batı Trakya’da bulunan ve Türkiye’deki gelişmeleri yakından takip eden herkes, bazı çevrelerin takındığı “bekle-gör” tavrını hatırlamaktadır.
Türk halkı tankların karşısına çıkarken, bazı kişi ve çevreler darbe girişimine karşı açık ve zamanında bir tavır almaktan kaçındı. Demokratik iradeden yana derhâl pozisyon belirlemek yerine gelişmelerin hangi yönde sonuçlanacağını beklediler.
Bu sessizlik basit bir tereddüt değildi. Batı Trakya’daki güç dengelerini yıllarca yakından gözlemleyenler açısından bu tavır, kazanan tarafa göre konum alma hesabı olarak okundu.
Darbe girişimi başarılı olsaydı hangi çevrelerin nasıl bir tutum takınacağı, bugün de cevaplandırılması gereken tarihî ve ahlaki bir sorudur.
Türk halkının direnişiyle darbe girişiminin başarısızlığa uğraması, yalnızca Türkiye’deki hesapları bozmadı. Batı Trakya’da kendilerini dokunulmaz ve sorgulanamaz kabul eden bazı çevrelerin konumlarının da yeniden değerlendirilmesine yol açtı.
Gümülcine Başkonsolosluğu ve Mustafa Sarnıç gerçeği
15 Temmuz sonrasında Batı Trakya’yı en fazla sarsan gelişmelerden biri, daha önce Türkiye’nin Gümülcine Başkonsolosu olarak görev yapan Mustafa Sarnıç’ın Kanun Hükmünde Kararname ile Dışişleri Bakanlığından ihraç edilmesiydi.
Bu ihraç, doğal olarak Sarnıç’ın Gümülcine’de görev yaptığı dönemde kurduğu ilişkilerin ve azınlık siyasetine yönelik tutumunun yeniden sorgulanmasına neden oldu.
Burada hukuki bir ayrımı açıkça yapmak gerekir: Bir kamu görevlisinin KHK ile ihraç edilmesi ile hakkında kesinleşmiş ceza mahkûmiyeti bulunması aynı şey değildir. Ancak bu idari işlem, Sarnıç’ın görev dönemine ilişkin siyasi olayların ve müdahale iddialarının incelenmesine engel de değildir.
Çünkü Sarnıç dönemi yalnızca 15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan örgüt bağlantısı tartışmalarından ibaret değildir. O dönemi yaşayan ve azınlık siyasetini yakından izleyenlerin hafızasında çok daha eski ve somut olaylar bulunmaktadır.
2012 seçimleri: “İlhan Ahmet aday olmasın” müdahalesi
2012 genel seçimleri öncesinde yaşananlar, azınlık seçmeninin özgür iradesine yönelik müdahalenin en dikkat çekici örneklerinden biridir.
Mustafa Sarnıç’ın, o dönemde Demokratik Sol Parti DIMAR’ın Rodop teşkilatı başkanını resmî makamına davet ettiği ve partinin aday listesine müdahale ederek İlhan Ahmet’in milletvekili adayı yapılmamasını istediği bilinmektedir.
Bu olay, basit bir siyasi tavsiye veya kişisel kanaat açıklaması olarak görülemez. Bir dış temsilcinin, görev yaptığı ülkenin siyasi partisine kimin milletvekili adayı olup olmayacağını söylemeye kalkışması; demokratik ilkeler, diplomatik teamüller ve Yunanistan’ın egemenlik hakları bakımından son derece ciddi bir meseledir.
DIMAR genel merkezi ve Rodop teşkilatı bu müdahaleye boyun eğmedi. Aday belirleme yetkisinin bir konsolosluğa değil, siyasi partiye ve onun demokratik organlarına ait olduğunu ortaya koydu. İlhan Ahmet’in adaylığı engellenmedi.
Son sözü ise Batı Trakya seçmeni söyledi.
Arkasında herhangi bir konsolosluk desteği, dış müdahale mekanizması veya yerleşik statüko bulunmayan İlhan Ahmet, 12 binin üzerinde oy aldı. Seçmen, kendisine kimin temsilci olarak dayatılacağına dışarıdan karar verilemeyeceğini sandıkta gösterdi.
Bu sonuç yalnızca kişisel bir seçim başarısı değildi. Azınlık insanının vesayete karşı verdiği demokratik bir cevaptı. İlhan Ahmet ile azınlık toplumu arasındaki doğrudan ve güçlü siyasi bağı da tartışmasız biçimde ortaya koydu.
Bugünden geriye bakıldığında görülen şudur: Yerleşik çıkar çevrelerine boyun eğmeyen bir siyasetçi, daha 2012 yılında belirli bir sistem tarafından hedef olarak seçilmişti.
Konsolosluk görevi mi, azınlık siyasetini yönetme teşebbüsü mü?
Bir başkonsolosluğun görevi, görev yaptığı ülkenin iç siyasetini yönetmek veya azınlık adına temsilci seçmek değildir.
Diplomatik temsil makamlarının sorumluluğu; iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesine katkıda bulunmak, vatandaşlık hizmetlerini yürütmek, meşru sorunları ilgili makamlarla görüşmek ve karşılıklı güveni güçlendirmektir.
Buna karşılık milletvekili adaylarını belirlemek, belediye listeleri oluşturmak, azınlık kurumlarının başına kimin geleceğine müdahale etmek veya gazetecileri siyasi çizgilerine göre sınıflandırmak diplomatik görevin parçası değildir.
Mustafa Sarnıç döneminde tam da bu sınırların aşıldığı ileri sürülmektedir.
Sarnıç’ın kendisiyle aynı düşünmeyen, kurulan sisteme hizmet etmeyen veya eleştirel yayın yapan azınlık gazetecilerini Başkonsolosluk makamına çağırarak baskı altına aldığı ve tehdit ettiği yönündeki anlatımlar, Batı Trakya basınının hafızasında hâlâ yaşamaktadır.
Bu tanıklıklar belgelenmeli ve muhataplarıyla birlikte kamuoyu önünde tartışılmalıdır. Çünkü gazetecilerin bir diplomatik makam tarafından “bizden olanlar” ve “karşı tarafta bulunanlar” şeklinde ayrılması, azınlığın ifade özgürlüğüne yönelik doğrudan bir müdahaledir.
Mustafa Sarnıç–Evren Dede yakınlığı neden yeniden sorgulanmalıdır?
Mustafa Sarnıç’ın Gümülcine’de görev yaptığı dönemde Azınlıkça dergisinin sahibi Evren Dede ile kurduğu yakınlık kamuoyunun dikkatinden kaçmamıştı.
Ayhan Demir’in 2017 tarihli yazısında ise Evren Dede’nin, FETÖ’nün üst yönetiminde bulunduğu belirtilen Abdullah Aymaz’ın kızıyla evli olduğu açıkça yazılmaktadır. Böylece o dönemde yalnızca siyasi yakınlık olarak görülen bazı ilişkiler, 15 Temmuz sonrasında farklı bir çerçevede yeniden değerlendirilmeye başlanmıştır.
Elbette akrabalık ilişkisi, tek başına bir kişinin örgüt üyesi veya suçlu olduğunun kanıtı değildir. Ceza sorumluluğu şahsidir ve ancak somut delillerle belirlenebilir.
Fakat siyasi ve gazetecilik analizi bakımından sorulması gereken soru şudur: Aynı dönemde diplomasi, medya, siyasi yönlendirme ve örgütün üst kadrolarına uzanan aile ilişkilerinin kesişmesi yalnızca tesadüf müdür?Ayhan Demir’in yazısının bugün yeniden hatırlatılmasının nedeni de budur. Yazıda isimleri verilen kişiler ve ilişkiler, Batı Trakya kamuoyunun önünde açıkça tartışılmalıdır. Deşifre etmek, delilsiz suçlama yapmak değil; kamuoyuna yansımış bağlantıları saklamadan ortaya koymak ve açıklama talep etmektir.
Gümülcine Belediyesi’nde “bağımsız liste” projesi
Mustafa Sarnıç döneminde tartışma konusu olan bir başka girişim, Gümülcine Belediyesi sınırları içerisinde bir “bağımsız liste” oluşturulmasının desteklenmesiydi.
Yerel seçimlerde bağımsız liste kurmak elbette demokratik bir haktır. Ancak bir listenin toplumun tabanından ve özgür siyasi iradesinden doğması ile dışarıdan planlanan bir siyasi mühendislik projesi olarak kurulması aynı şey değildir.
Söz konusu listenin başına getirilen isim, projenin arkasındaki ilişkiler ve yürütülen kampanya, azınlığın Gümülcine Belediyesi’ndeki ortak temsil gücünü zayıflattı. Azınlığın gelecekte kullanabileceği stratejik siyasi imkânlar boşa harcandı; yerel yönetimlerde etkili olma kapasitesi parçalandı.
Azınlık, doğal farklılıkları üzerinden çoğulculaştırılmadı; belirli çevrelerin çıkarları doğrultusunda bölündü.
Bu süreçte Azınlıkça çevresinden Evren Dede ile Birlik gazetesi sahibi İlhan Tahsin’in önemli roller üstlendiği yönünde ciddi siyasi değerlendirmeler bulunmaktadır. Azınlık haklarını savunma söylemiyle hareket eden bu çevrelerin, sonuçta azınlığın temsil gücünü artırmak yerine zayıflatan bir siyasi menfaat ağına hizmet ettiği eleştirisi bugün de geçerliliğini korumaktadır.
Gerçek ölçüt söylem değil, ortaya çıkan sonuçtur. Bir girişim azınlığın demokratik temsilini, kurumsal kapasitesini ve pazarlık gücünü zayıflatmışsa kendisini hangi milliyetçi kavramlarla sunduğunun önemi kalmaz.
Sarnıç gitti; fakat yöntem sona erdi mi?
Mustafa Sarnıç’ın görevden ayrılmasıyla azınlık siyasetine yönelik vesayet tartışmaları sona ermedi. Aktörler değişti, kullanılan dil yumuşadı veya sertleşti; ancak azınlığın kimler tarafından temsil edileceğini dışarıdan belirleme alışkanlığının devam ettiği görüldü.
Sonraki dönemde Gümülcine’ye atanan başkonsolosların önemli bir bölümü, azınlık toplumunun gerçek çeşitliliğine ulaşmak yerine yerleşik statükonun sunduğu dar bilgi alanıyla yetindi.
Bölgeyi ve azınlık içindeki farklı dengeleri doğru biçimde analiz edebilen Osman İlhan Şener, bu bakımdan ayrı bir yerde değerlendirilmelidir. Bunun dışındaki bazı dönemlerde diplomatların, kendilerini bütün azınlığın tek temsilcisi olarak sunan çevrelerin yönlendirmesi altına girdiği görülmüştür.
Murat Ömeroğlu dönemi
Murat Ömeroğlu döneminde azınlık içerisindeki çok seslilik ve farklı yapıcı görüşlerin törpülenmeye çalışıldığı; toplumsal ayrışmayı büyüten yapay oluşumlara destek verildiği yönünde ciddi eleştiriler ortaya çıkmıştır.
Ömeroğlu’nun, Dışişleri Bakanlığının kurumsal iradesinden çok, o dönemde Türkiye’de etkili olan başka yapıların siyasi yönlendirmelerine açık hâle geldiği de ileri sürülmüştür. Bunun belgelenmesi ve açıklığa kavuşturulması gerekir. Ancak siyasi sonuç bakımından ortada olan gerçek, bağımsız düşünen çevrelerle sağlıklı bir ilişki kurulamadığı ve statükonun daha da güçlendiğidir.
Aykut Ünal dönemi
Aykut Ünal döneminde daha temkinli ve pasif bir diplomasi görüntüsü verilmek istendi. Ancak özellikle 2023 seçimlerindeki ciddi saha başarısızlıklarının ardından, Ünal’ın da azınlık içerisindeki statükocu çevrelerin yönlendirmesinden kurtulamadığı görüldü.
Aykut Ünal’ın babası Abidin Ünal’ın da 15 Temmuz darbe girişimi sırasında Türk Hava Kuvvetleri Komutanı olarak görev yaptığını burada tarihî bir bilgi olarak hatırlatmak gerekir.
Azınlığın tamamını birkaç kişinin verdiği bilgiler üzerinden okumaya çalışmak, diplomatik bir başarısızlıktır. Çünkü Batı Trakya toplumu tek merkezden yönetilebilecek homojen bir kitle değildir. Türk kökenli azınlık mensupları, Pomaklar, Romanlar, farklı siyasi görüşlere sahip Müslüman yurttaşlar, gençler, kadınlar, iş insanları ve bağımsız sivil toplum çevreleri ayrı ayrı dinlenmelidir.
“Tek temsilci” düzeni azınlığı korumuyor
Batı Trakya’ya gelen diplomatların en büyük yanılgısı, kendisini “millî çizginin tek temsilcisi” olarak sunan dar bir kadronun bütün azınlık adına konuştuğunu kabul etmeleridir.
Bu çevreler çoğu zaman bölgenin gerçek ekonomik, toplumsal ve kurumsal sorunlarını aktarmak yerine kendi siyasi konumlarını koruyacak bilgiler sunmaktadır. İşsizlik, göç, eğitim, tarım, yoksulluk, demografik gerileme ve kurumsal eşitsizlikler geri plana itilirken; sembolik çatışmalar ve kişisel iktidar mücadeleleri azınlığın ana meselesiymiş gibi gösterilmektedir.
Sonuçta diplomatlar yanlış yönlendirilmekte, azınlık içindeki sağlıklı çoğulculuk bastırılmakta ve Ankara’ya gerçeği yansıtmayan bir Batı Trakya fotoğrafı sunulmaktadır.
Bu anlayışın ne Türk kökenli azınlık mensuplarına ne Pomaklara ne Romanlara ne bölgedeki Yunan Hristiyan toplumuna ne de diğer inanç gruplarına bir faydası vardır. Aynı anlayış, Ankara ile Atina arasında karşılıklı güvene dayalı kalıcı bir ilişkinin kurulmasını da engellemektedir.
Bugün FETÖ’den değil, aynı vesayet yönteminden söz ediyoruz
Burada çok önemli bir ayrım yapılmalıdır.
Bugün azınlık içerisinde eleştirilen bütün kişi ve yapıların FETÖ mensubu olduğu ileri sürülmemektedir. Böyle bir genelleme hem hukuken yanlış hem de siyasi olarak ölçüsüz olur.
Ancak FETÖ’nün kullandığı vesayet yöntemleriyle bugün bazı statüko çevrelerinin başvurduğu yöntemler arasında dikkat çekici benzerlikler bulunmaktadır:
Halk adına konuşma yetkisini kendi kendine üstlenmek, Seçilecek milletvekili ve belediye başkanlarını belirlemeye çalışmak, Bağımsız siyasetçileri “hain” ilan etmek, Medya üzerinden itibar suikastları düzenlemek, Eleştirel gazetecilere ambargo uygulamak, Kurumların yönetimini kapalı toplantılarda belirlemek, Seçilmiş temsilcileri gerekçesiz biçimde dışlamak, Millî ve dinî duyguları siyasi denetim aracı hâline getirmek.Dolayısıyla tartıştığımız mesele yalnızca bir örgütün devam edip etmediği değildir. Asıl mesele, halk iradesini vesayet altına alan zihniyetin farklı aktörlerle sürdürülmesidir.
İsimler değişebilir; fakat yöntem aynı kalabilir.
Danışma Kurulu ve seçilmiş temsilcilerin tasfiyesi
Son dönemde Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulunda yaşanan gelişmeler, bu vesayet anlayışının güncel örneklerinden biri olarak değerlendirilmektedir.
Halk tarafından seçilmiş temsilcilerin açık bir gerekçe, şeffaf bir usul ve savunma hakkı tanınmadan kuruldan uzaklaştırılması, demokratik meşruiyet bakımından kabul edilemez.
Bir kurul, seçilmiş milletvekillerinin ve belediye başkanlarının üzerinde bir makam değildir. Halktan doğrudan yetki almayan hiçbir yapı, sandıktan çıkan temsilcileri sorgusuz biçimde tasfiye etme hakkına sahip olamaz.
Danışma Kurulu azınlığın ortak aklını temsil edecekse çoğulcu, şeffaf ve hesap verebilir olmalıdır. Belirli bir grubun siyasi kararlarını bütün topluma dayatan kapalı bir otoriteye dönüştüğü anda temsil iddiasını kaybeder.
Çınar Camii vakası: Hak mücadelesi mi, siyasi provokasyon mu?
İskeçe’deki Çınar Camii olayı da hukuki bir meselenin nasıl siyasi çatışmaya dönüştürüldüğünü göstermektedir.
Olayın hukuki özü, belirli bir kişinin ibadet etmesinin engellenip engellenmediği ve olaya karışan kişilerin eylemlerinin Yunan ceza hukuku bakımından suç oluşturup oluşturmadığıdır. Dolayısıyla öncelikle bireysel eylemlere ve kişisel ceza sorumluluğuna ilişkin bir adli vaka söz konusudur.
Buna rağmen olay, azınlığın tamamını ilgilendiren millî ve siyasi bir dava gibi sunuldu. Mahkemenin önündeki somut fiiller yerine müftülük meselesi üzerinden geniş bir siyasi seferberlik oluşturulmaya çalışıldı.
Bu yaklaşım, azınlığın müftülerin belirlenmesine ilişkin meşru talebine fayda sağlamadı. Aksine bu önemli davayı hukuka aykırı eylemlerle özdeşleştirme tehlikesi yaratarak ciddi zarar verdi.
Azınlık haklarını savunmak, bir kişinin ibadet özgürlüğünün engellenmesini meşrulaştırmayı gerektirmez. Hukukun dışına çıkan her davranışın üzerine “millî dava” etiketi yapıştırmak, hak mücadelesini güçlendirmez; onu savunulamaz hâle getirir.
Belediye başkanlarına, adaylara ve medyaya yönelik müdahaleler
Vesayet anlayışı yalnızca geçmişte yaşanmış bir mesele değildir.
Azınlık belediye başkanlarına perde arkasından siyasi talimatlar verilmesi, kurum başkanlarının kim olacağına müdahale edilmesi, milletvekili adaylarının belirlenmeye çalışılması ve yalnızca belirli adaylara destek verilerek diğerlerinin “hain” ilan edilmesi bugün de kullanılan yöntemler arasındadır.
Buna azınlık havuz medyasında uygulanan yayın ambargoları eklenmektedir. Desteklenmesine karar verilen kişiler sürekli görünür hâle getirilirken, bağımsız hareket eden siyasetçiler ya tamamen görmezden gelinmekte ya da sistematik biçimde hedef gösterilmektedir.
Bu bir gazetecilik faaliyeti değil, kamuoyunu kontrol etme mekanizmasıdır.
Azınlık seçmeninin önüne eşit biçimde bilgi sunmak yerine, kime oy vermesi gerektiğini medya gücüyle dikte etmeye çalışmak halkın özgür iradesine saygısızlıktır.
Yunanistan’ın egemenliği ve azınlığın vatandaşlık bağı
Azınlık siyasetine yönelik dış müdahaleler, her şeyden önce Yunanistan’ın anayasal düzenine, kanunlarına ve egemenlik haklarına aykırıdır.
Batı Trakya azınlığının mensupları Yunanistan vatandaşıdır. Milletvekillerini, belediye başkanlarını ve siyasi tercihlerini Yunanistan’ın demokratik düzeni içerisinde kendileri belirler.
Azınlığın Türkiye ile tarihî, kültürel ve Lozan Antlaşması’ndan kaynaklanan bağlarının bulunması, dışarıdan siyasi aday belirlenmesi veya demokratik kurumlara müdahale edilmesi hakkını hiç kimseye vermez.
Türkiye ile bağları korumak ile Yunanistan’ın egemenlik haklarına saygı göstermek birbirinin karşıtı değildir. Tam tersine, iki ülke arasındaki ilişkilerin sağlıklı biçimde gelişebilmesi ancak bu dengenin korunmasıyla mümkündür.
Azınlık insanını planlı biçimde Yunanistan devletiyle karşı karşıya getiren provokatif yaklaşımlar ne azınlık haklarına ne Türkiye’ye ne de Türk-Yunan ilişkilerine hizmet etmektedir.
15 Temmuz’dan on yıl sonra sorulması gereken soru
2016’dan 2026’ya uzanan on yıllık dönemin sonunda şu soruyu sormak zorundayız:
FETÖ’nün etkisi zayıflarken onun kullandığı vesayet yöntemleri gerçekten ortadan kalktı mı, yoksa başka aktörler tarafından devralınarak “milliyetçilik” ve “azınlık hakları” söylemleri altında yeniden mi üretildi?Bugün sahnedeki yapının adı FETÖ olmayabilir. Aktörleri, söylemleri ve kurumsal görüntüsü değişmiş olabilir. Fakat halk iradesini yok sayıyor, adayları belirliyor, seçilmişleri tasfiye ediyor, medyayı denetliyor ve farklı düşünenleri “hain” ilan ediyorsa kullanılan yöntem özünde aynıdır.
Gerçek milliyetçilik, azınlık insanının iradesine ipotek koymak değildir.
Gerçek azınlık hakları savunuculuğu, halk tarafından seçilen temsilcileri kapalı toplantılarda tasfiye etmek değildir.
Gerçek birlik, herkesin tek bir merkeze itaat etmesi değil; farklı görüşlerin ortak haklar ve demokratik ilkeler etrafında bir arada durabilmesidir.
Bilmeyenler öğrenmeli, unutanlar hatırlamalı
15 Temmuz’un onuncu yıldönümünde Batı Trakya’da yapılması gereken, geçmişin üzerini örtmek değil, demokratik hafızayı canlı tutmaktır.
Ayhan Demir’in yıllar önce isimleriyle gündeme taşıdığı ilişkiler unutulmamalıdır. Mustafa Sarnıç döneminde yaşanan siyasi müdahale iddiaları, Evren Dede ve İlhan Tahsin gibi isimler etrafındaki tartışmalar, azınlık basınına yönelik baskılar, belediye listeleri üzerinden yürütülen siyasi mühendislik ve milletvekili adaylarını belirleme girişimleri yeniden hatırlanmalıdır.
Bunları hatırlatmak bir intikam arayışı değildir. Aynı yöntemlerin gelecekte tekrar edilmesini önleme sorumluluğudur.
Hukuk devletinde hiç kimse delilsiz biçimde suçlu ilan edilemez. Akrabalık ilişkisi tek başına suç kanıtı sayılamaz; siyasi eleştiri de ceza mahkûmiyetinin yerine geçemez. Ancak kamuoyuna yansımış ilişkiler, resmî işlemler, siyasi müdahaleler ve tarihî tanıklıklar da sırf bazı çevreleri rahatsız ediyor diye hafızadan silinemez.
Adı geçen herkes iddialara cevap verme hakkına sahiptir. Fakat Batı Trakya toplumu da geçmişte kendi adına kimlerin ne yaptığını öğrenme ve açıklama isteme hakkına sahiptir.
Sonuç: Son sözü halk söylemelidir
Batı Trakya azınlığının geleceği kapalı yapılarda, konsolosluk odalarında, medya merkezlerinde veya kendisini halkın üzerinde gören kurullarda belirlenemez.
Azınlığın geleceğinin güvencesi; kendi iç dayanışmasını ve çoğulculuğunu koruması, vatandaşı olduğu Yunanistan’ın kanunlarına ve anayasal düzenine saygı göstermesi, Türkiye ile tarihî ve Lozan Antlaşması’ndan kaynaklanan bağlarını hukuk, karşılıklı saygı ve sağlıklı diplomasi çerçevesinde sürdürmesidir.
Hiçbir kişi veya yapı, kendisini azınlığın iradesinden daha üstün göremez. Hiç kimse milliyetçilik adına halka aday dayatamaz, azınlık hakları adına hukuksuzluğu savunamaz ve birlik adına farklı sesleri susturamaz.
On yıl sonra 15 Temmuz’un Batı Trakya’ya bıraktığı en önemli ders budur:
İsimler değişse de vesayet vesayettir. Azınlığın iradesi hiçbir örgüte, diplomatik makama, statüko çevresine veya medya ağına teslim edilemez. Son sözü daima halk söylemelidir.