24 Temmuz’un Değişen Tablosu: Anma, Temsil ve Kapsayıcılık Üzerine Bir Okuma
Eski bağımsız milletvekili ve Dostluk Eşitlik Barış Partisinin kurucu genel başkanı Dr. Sadık Ahmet, vefatının 31. yıl dönümünde Gümülcine’deki kabri başında düzenlenen törenle anıldı.
EDİTÖRÜN YORUMU | M.Y.
24 Temmuz 2026 Cuma günü Kahveci Mezarlığı’nda gerçekleştirilen programa Dr. Sadık Ahmet’in eşi Işık Sadık Ahmet ve aile fertlerinin yanı sıra Türkiye’den siyasi ve diplomatik temsilciler, Batı Trakya’daki azınlığın bazı kurumlarının yöneticileri, üç azınlık belediyesinin başkanları, seçilmiş müftülüklere bağlı din görevlileri ve Balkan ülkelerinden gelen heyetler katıldı. Kabir başında Kur’an-ı Kerim okundu, dualar edildi ve konuşmalar yapıldı.
Görüntüler, birkaç yüz kişilik bir katılım bulunduğunu gösteriyordu. Tören, dışarıdan bakıldığında her yıl tekrarlanan anma programlarının devamı niteliğindeydi. Ancak katılımcı listesi, protokol düzeni, bazı önemli isimlerin yokluğu ve aynı gün İstanbul’da gerçekleştirilen ikinci anma programı birlikte değerlendirildiğinde, 2026 töreninin geçmiş yıllardan ayrılan önemli işaretler taşıdığı görüldü.
Bunların başında Dr. Sadık Ahmet’in kızı Funda Sadık Ahmet Bayır’ın Gümülcine’deki aile töreninde bulunmaması, BTTA Danışma Kurulu eski başkanı İbrahim Şerif’in törende görünmemesi, mevcut başkan Mustafa Trampa’nın protokoldeki konumu ve azınlığın bazı seçilmiş siyasi temsilcilerinin programa katılmaması geliyor.
Bu unsurların hiçbiri tek başına kesin bir siyasi sonuca ulaşmak için yeterli değildir. Ancak hepsi bir arada değerlendirildiğinde 24 Temmuz anmalarının aile, kurumlar, seçilmişler ve azınlık toplumu arasındaki ilişkiler bakımından bir dönüşüm geçirdiği söylenebilir.
Mesele Dr. Sadık Ahmet’in hatırasını tartışmak değildir. Asıl mesele, bütün azınlığın ortak demokratik hafızasına ait olduğu ifade edilen bu mirasın bugün kimler tarafından, hangi yöntemlerle ve ne ölçüde kapsayıcı biçimde temsil edildiğidir.
Aynı gün iki ayrı anma
2026 töreninin en dikkat çekici gelişmesi, Funda Sadık Ahmet Bayır’ın Gümülcine’deki programda yer almamasıydı.
Funda Sadık Ahmet, önceki yıllarda yaptığı konuşmalar, okuduğu şiirler ve babasının mirasına ilişkin mesajlarıyla kabir başı törenlerinin sembolik isimlerinden biri olmuştu. Bu nedenle yokluğu ilk andan itibaren dikkat çekti.
Daha sonra yayımlanan sosyal medya paylaşımları, Funda Sadık Ahmet’in babasının ölüm yıl dönümünü anmadan geçirmediğini gösterdi. Kendi açıklamasına göre Funda Sadık Ahmet, aynı gün eşiyle birlikte İstanbul’daki Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nde babası adına bir Mevlid-i Şerif programı düzenledi.
Böylece Dr. Sadık Ahmet’in 31. ölüm yıl dönümünde iki ayrı anma zemini ortaya çıktı: Ailenin büyük bölümünün, azınlık kurumlarının çoğunun ve yurt dışından resmî heyetlerin yer aldığı Gümülcine’deki geleneksel kabir başı töreni ile Funda Sadık Ahmet’in eşiyle birlikte İstanbul’da düzenlediği Ayasofya merkezli mevlit.
Bu durumun doğrudan bir aile içi anlaşmazlık olarak yorumlanması için yeterli bilgi bulunmuyor. İstanbul’daki program önceden planlanmış kişisel bir tercih olabileceği gibi, farklı çevrelerle birlikte düzenlenen bağımsız bir anma faaliyeti de olabilir.
Ancak yıllardır Gümülcine’deki törenin en görünür isimlerinden biri olan Funda Sadık Ahmet’in bu kez aile fertlerinden ayrı bir şehirde ve farklı bir mekânda anma düzenlemesi de önemsiz bir program ayrıntısı sayılamaz.
Burada sorulması gereken, Funda Sadık Ahmet’in babasını anıp anmadığı değildir. Bu konuda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır. Sorulması gereken, neden geçmiş yıllarda merkezinde bulunduğu Gümülcine’deki aile töreninden ayrı bir anma zemini tercih ettiğidir.
Ayasofya, yalnızca dinî bir mekân değil, Türkiye’nin yakın siyasi ve toplumsal tartışmalarında güçlü sembolik anlamlar taşıyan bir alandır. Dolayısıyla bu mekânın seçilmesi, ister istemez İstanbul’daki programın dinî olduğu kadar sembolik ve siyasi bir okumaya da konu olmasına yol açmaktadır.
Bunun geçici bir farklılaşma mı, yoksa aile içinde giderek belirginleşecek iki ayrı temsil çizgisinin başlangıcı mı olduğu ancak ilerleyen yıllarda anlaşılabilir. Bugün için söylenebilecek olan, 24 Temmuz 2026’da Dr. Sadık Ahmet’in aile içindeki sembolik temsilinin ilk kez bu kadar görünür biçimde iki ayrı zemine ayrıldığıdır.
İddialarla olgular arasındaki sınır korunmalı
Funda Sadık Ahmet’in Ayasofya’daki programı, RodopiPress’te Nikos Arvanitis imzasıyla yayımlanan ve Sadık Ahmet ailesinin Türkiye’deki siyasi, dinî ve ekonomik ilişkilerine dair ağır iddialar içeren yazıyı da yeniden gündeme getirdi.
Yazıda Funda Sadık Ahmet’in Büyük Birlik Partisi (BBP) çevreleriyle ve Türkiye’deki bazı dinî yapılarla ilişkileri bulunduğu ileri sürülüyor; özellikle Menzil cemaatiyle bağlantılı olduğu iddia edilen çevrelere dikkat çekiliyor. Funda Sadık Ahmet’in geçmişte Menzil şeyhine yönelik teşekkür ifadeleri içeren bir paylaşımı da bu değerlendirmeye dayanak gösteriliyor.
Ancak burada olgu ile yorum arasındaki sınır dikkatle korunmalıdır.
Bir kişinin Ayasofya’da mevlit düzenlemesi, dinî-muhafazakâr çevrelerle temas kurması veya bir dinî lidere teşekkür etmesi, tek başına herhangi bir cemaatle örgütsel bağı bulunduğunu kanıtlamaz. Somut ve doğrulanabilir bilgi bulunmadan bir kişiyi belirli bir tarikatın mensubu veya temsilcisi olarak göstermek doğru değildir.
Aynı şekilde Ayasofya’daki programa katılan kişilerin kimliklerini ve temsil ettikleri kurumları gösteren eksiksiz bir liste bulunmadığından, görüntülerde yer alan herkesi aynı siyasi veya dinî yapı içerisinde değerlendirmek de mümkün değildir.
Bununla birlikte Batı Trakya’daki azınlığın dinî hayatının kapalı siyasi-dinî ağlardan etkilenip etkilenmediği meşru bir kamusal tartışma konusudur. Bu tartışma kişilerin inançlarına veya ibadet özgürlüklerine müdahale etmeden, kurumların şeffaflığı ve azınlığın özgür iradesi üzerinden yürütülmelidir.
Söz konusu azınlık, kendi toplumsal tecrübesi ve siyasi iradesi bulunan Avrupa vatandaşlarından oluşmaktadır. Dinî özgürlüklerinin korunması ne kadar önemliyse, dinî yapıların siyasi sadakat veya ekonomik nüfuz üretme aracına dönüşmemesi de o kadar önemlidir.
“Beyaz Toros” tartışması: Sembollerin taşıdığı sorumluluk
RodopiPress yazısında gündeme getirilen bir başka konu, Funda Sadık Ahmet’in çalışma ortamında bulunduğu ileri sürülen “Beyaz Toros” maketidir.
Beyaz Renault Toros araçları, Türkiye’nin yakın tarihinde özellikle 1990’lı yıllardaki faili meçhul cinayetler, zorla kaybetmeler ve hukuk dışı güvenlik yapılanmalarıyla ilişkilendirilen siyasal bir sembole dönüşmüştür. Dolayısıyla “Beyaz Toros”, toplumun önemli bir bölümü açısından sıradan bir otomobil modelinden çok daha ağır anlamlar taşımaktadır.
RodopiPress yazarı, söz konusu maketin azınlık kamuoyuna dolaylı bir güç veya korkutma mesajı verebileceği yorumunda bulunuyor. Fakat objenin hangi amaçla bulundurulduğu ve Funda Sadık Ahmet’in ona nasıl bir anlam yüklediği bilinmiyor. Tek bir objeden hareketle bir kişinin niyetini veya siyasi tutumunu kesin biçimde belirlemek mümkün değildir.
Buna karşılık kamusal ve siyasi görünürlüğe sahip kişilerin kullandıkları sembollere özen göstermeleri beklenir. Çünkü semboller yalnızca onları kullanan kişinin niyetiyle değil, toplumsal hafızada taşıdıkları anlamla da değerlendirilir.
İnsan hakları, hukuk ve demokrasi mücadelesiyle özdeşleşen bir aile mirasının, korku ve hukuk dışılık çağrışımı taşıyan bir sembolle yan yana gelmesi doğal olarak soru işaretleri doğurur. Bu nedenle söz konusu objenin gerçekten hangi bağlamda kullanıldığına ilişkin açıklama yapılması, tartışmayı spekülasyon alanından çıkarabilir.
Demokratik bir toplumda farklı görüşlere verilecek cevap korku çağrıştıran semboller değil, açık tartışma ve güçlü argümanlar olmalıdır.
Tarihsel miras ile ekonomik faaliyet arasındaki ilişki
Sadık Ahmet ailesi hakkındaki tartışmaların bir başka boyutunu Levent Sadık Ahmet’in ekonomik faaliyetleri oluşturuyor.
Bir kişinin tarım, ticaret veya sanayi alanında yatırım yapması; yerel üreticiyle çalışması ve ekonomik kazanç elde etmesi başlı başına eleştiri konusu olamaz. Şeffaf, rekabete açık ve hukuka uygun her yatırım bölgenin kalkınmasına katkı sunabilir.
Ancak kamuoyunda güçlü bir tarihsel ve sembolik ağırlığa sahip ailelerin ticari faaliyetleri, kaçınılmaz olarak daha fazla şeffaflık beklentisi doğurur. Tartışmanın temelinde de ekonomik faaliyet ile aile adının sağladığı siyasi ve toplumsal nüfuzun birbirine karışıp karışmadığı sorusu bulunmaktadır.
RodopiPress yazısında Levent Sadık Ahmet’in ticari faaliyetleri “ekonomik vesayet”, “ekonomik feodalizm” ve “ticari tekel” gibi sert ifadelerle ele alınmaktadır. Bunların RodopiPress yazarının iddia ve değerlendirmeleri olduğu, kesinleşmiş yargı kararları veya tartışmasız olgular gibi sunulamayacağı açıktır.
Bununla birlikte yerel üreticiler arasında özellikle Yaka bölgesindeki kiraz işleme tesisine ilişkin eleştiriler dile getirilmektedir. Bazı üreticiler, tesisin bölgedeki azınlık üreticisinden beklenen ölçüde ürün almadığını ve yatırımın yerel ekonomiye yeterli katkıyı sağlamadığını ileri sürmektedir.
Bu iddiaların doğruluğu ancak somut verilerle ortaya konulabilir. İşletmenin toplam ürün alımı, bunun ne kadarının Batı Trakya’daki azınlık üreticilerden karşılandığı, uygulanan fiyat politikası, oluşturulan istihdam ve bölgeye sağlanan ekonomik katkı açıklanırsa kamuoyundaki soru işaretleri de büyük ölçüde giderilebilir.
Burada kişisel ticari başarıyı hedef alan bir tartışma yürütülmemelidir. Sorulması gereken daha genel ve meşru soru şudur: Azınlığın adı ve Dr. Sadık Ahmet’in tarihsel mirası ticari faaliyetlere görünürlük veya itibar sağlıyorsa, bu ekonomik faaliyetlerin azınlık toplumuna ve yerel üreticiye somut dönüşü nedir?
Azınlığın ekonomik olarak güçlenmesi, belirli ailelere veya şirketlere bağımlı hâle gelmesiyle değil; üreticinin seçeneklerinin çoğalması, kooperatiflerin gelişmesi, rekabetin korunması ve yerel katma değerin artırılmasıyla mümkündür.
Bu nedenle ekonomik faaliyetler hakkındaki tartışmanın dedikodu veya kişisel husumet üzerinden değil; şeffaflık, rekabet, sözleşme koşulları, fiyatlandırma ve yerel ekonomik katkı gibi ölçülebilir başlıklar üzerinden yürütülmesi gerekir.
İbrahim Şerif’in yokluğu ne ifade ediyor?
2026 töreninde dikkat çeken bir başka isim, daha doğrusu yokluk, BTTA Danışma Kurulu eski başkanı İbrahim Şerif’ti.
İbrahim Şerif yalnızca uzun yıllar Danışma Kurulu Başkanlığı yapmış dinî kisveli bir temsilci değildir. Dr. Sadık Ahmet’in mücadele arkadaşlarından biri ve yakın dönem azınlık siyasetinin sembolik aktörleri arasındadır. Geçmiş yıllardaki törenlerde ön safta yer almış, kabir başındaki duayı da bizzat yapmıştı.
Bu yıl duanın Fehim Ahmet tarafından yapıldığı, İbrahim Şerif’in ise yayımlanan görüntülerde yer almadığı görüldü.
İbrahim Şerif’in sağlık durumu, kişisel programı veya başka bir gerekçeyle törene katılıp katılmadığına ilişkin doğrulanmış bir açıklama bulunmamaktadır. Bu nedenle yokluğuna kesin bir siyasi anlam yüklemek doğru olmaz.
Ancak Dr. Sadık Ahmet’in mücadele arkadaşlarından ve geçmiş anmaların merkezî isimlerinden birinin törende görünmemesi, not edilmesi gereken bir gelişmedir. Çünkü anma törenlerinin geçirdiği dönüşüm yalnızca yeni katılımcılar üzerinden değil, tarihî aktörlerin giderek geri çekilmesi üzerinden de okunmalıdır.
Mustafa Trampa’nın protokoldeki yeri ve Çınar Camii’ndeki tutumu
BTTA Danışma Kurulu Başkanı Mustafa Trampa, törende konuşma yaparak azınlık adına mesajlar verdi. Buna rağmen merkezî protokol fotoğraflarında, aile mensupları ile Türkiye’den gelen temsilcilerin oluşturduğu ön çizginin gerisinde kaldığı görüldü.
Protokol düzenlemeleri zaman zaman tamamen teknik nedenlerle şekillenebilir. Bu nedenle tek bir fotoğraftan hareketle Trampa’nın bilinçli biçimde geri plana itildiği sonucuna varılamaz.
Ancak danışma kurulunun, resmî bir kurumsal yapısı bulunmamasına rağmen, bütün azınlığı temsil ettiği iddiası dikkate alındığında kurul başkanının protokoldeki konumu doğal olarak dikkat çekmektedir. Protokol yalnızca insanların nerede durduğunu değil, kurumlara ve kişilere ne ölçüde temsil gücü tanındığını da gösteren sessiz bir siyasi dildir.
Trampa’nın protokoldeki yeri, danışma kurulunun bugünkü etkinliği ve toplumsal kapsayıcılığı kadar, kurul başkanının yakın dönemdeki kritik olaylarda sergilediği tutumla da birlikte değerlendirilmelidir. Bu noktada Çınar Camii’nde yaşananlar özel önem taşımaktadır.
Söz konusu olayda azınlık mensupları bir ibadethanede karşı karşıya gelmiş, bazı kişilerin namaz kılmasının engellendiği ve sözlü saldırıların yaşandığı bir gerilim ortaya çıkmıştır. Dinî bir kisvesi de bulunan Trampa’dan beklenen, tarafları karşı karşıya getiren bu ortamın dışında durması, ibadet özgürlüğünü kayıtsız şartsız savunması ve azınlık içindeki çatışmayı yatıştıracak birleştirici bir tutum sergilemesiydi.
Mustafa Trampa ise bu süreçte taraflar arasında mesafe gözeten ve gerilimi azaltan kurumsal bir hakem gibi davranmak yerine, yaşanan cepheleşmenin taraflarından biri olduğu eleştirisiyle karşı karşıya kaldı. Azınlık mensuplarının ibadetinin engellendiği ve sözlü saldırıya maruz kaldığı bir olayda danışma kurulu başkanının tarafsızlığını koruyamaması, temsil ettiği makamın iddia ettiği kapsayıcılık bakımından ciddi bir sorun oluşturdu.
Çınar Camii olayları sonrasında dört kişinin ilk derece mahkemesince mahkûm edilmesi, yaşananların sıradan bir görüş ayrılığı olmadığını ve izlenen yöntemin hukuki sonuçlar da doğurduğunu gösterdi. Dosyanın istinaf aşamasında bulunduğu, dolayısıyla ilk derece kararının kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü anlamına gelmediği özellikle belirtilmelidir.
Ancak yargılama sürecinin devam etmesi, olayın siyasi ve kurumsal yönden değerlendirilmesine engel değildir. Ceza sorumluluğu mahkemelerin konusudur; danışma kurulu başkanının azınlık mensuplarının birbirine düşürüldüğü, ibadetin engellendiği ve sözlü saldırıların yaşandığı bir süreçte nasıl bir tutum aldığı ise doğrudan kamusal ve siyasi sorumluluk alanına girer.
Bütün azınlığı temsil ettiğini ileri süren bir kurulun başkanı, azınlık içindeki farklı görüşleri karşı karşıya getiren bir aktör değil, hakları ayrım gözetmeden koruyan ve gerilimi azaltan birleştirici bir makam olmak zorundadır. İbadet özgürlüğü yalnızca aynı siyasi veya dinî çizgide bulunanlar için değil, azınlığın bütün mensupları için savunulmalıdır.
Dolayısıyla Mustafa Trampa’ya yöneltilen eleştiri, yalnızca Çınar Camii davasında kimin mahkûm edilip edilmediğiyle ilgili değildir. Asıl eleştiri, danışma kurulu başkanının azınlık içindeki bir çatışmada tarafsızlığını ve birleştirici konumunu koruyamaması, ibadeti engellenen ve sözlü saldırıya uğrayan azınlık mensupları karşısında bütün toplumu kapsayan açık bir tutum ortaya koyamamasıdır.
Azınlık liderliği yalnızca savunulan amaçlarla değil, kullanılan yöntemler ve bu yöntemlerin toplumda doğurduğu sonuçlarla da değerlendirilir. Kurumların ve yöneticilerinin eleştirilmesi azınlığın birliğine saldırı değildir. Tam tersine şeffaflık, hesap verebilirlik ve herkesin hakkını eşit biçimde savunmak, toplumsal meşruiyetin temel şartıdır.
Kalabalığın sayısı kadar niteliği de önemli
Tören görüntülerinde kadınların, erkeklerin ve farklı yaş gruplarından insanların bulunduğu birkaç yüz kişilik bir topluluk görülüyor. Dolayısıyla törenin katılımsız kaldığını söylemek doğru değildir.
Fakat katılımın yalnızca sayısına bakmak yeterli olmaz. Belirli bir çevrenin din görevlileri, bazı derneklerin yöneticileri, DEB Partisi kadroları, azınlık belediye başkanları, Türkiye’den gelen resmî temsilciler ve Balkan ülkelerinden organize heyetler törenin görünür bölümünü oluşturmuştur.
Bu tablo, görece bir kurumsal katılıma işaret etmektedir. Buna karşılık herhangi bir kurumsal görevi bulunmayan sıradan vatandaşın, gencin, çiftçinin, çalışanın ve farklı siyasi görüşlerden insanların törenle nasıl bir bağ kurduğu ayrıca değerlendirilmelidir.
Bir tören protokol bakımından güçlü ve fotoğraflarda kalabalık olduğu hâlde, toplumsal temsil bakımından dar kalabilir. Dr. Sadık Ahmet’in mirasının canlı tutulması, yalnızca mezarlık alanının doldurulmasıyla değil; onun savunduğu hakların yeni kuşakların sorunlarıyla buluşturulmasıyla mümkündür.
Dışarıdan gelen sivil toplum kuruluşları ve sivil inisiyatif heyetlerinin sayısının artması törenin uluslararası görünürlüğünü güçlendirebilir. Ancak organize heyetlerin ve birinci derece protokol mensuplarının yoğunluğu, yerel toplumun kendiliğinden katılımındaki olası zayıflamayı gizlememelidir.
Belediye başkanları neden törendeydi?
Yassıköy Belediye Başkanı Caner İmam, Kozlukebir Belediye Başkanı Erdem Hüseyin ve Mustafçova Belediye Başkanı Ahmet Kurt’un törende yer alması, azınlık belediye başkanlarının 24 Temmuz programlarına katılma geleneğinin sürdüğünü gösterdi.
Belediye başkanlarının siyasi konumu azınlık milletvekillerinden farklıdır. Yerel seçimlere büyük ölçüde kendi oluşturdukları kombinasyonlar ve aday kadrolarıyla katılırlar. Siyasi güçleri doğrudan yerel seçmene, köy ilişkilerine, derneklere, dinî çevrelere ve azınlık içindeki kurumsal yapılara dayanır.
Bu nedenle belediye başkanları, azınlık içindeki statükoyla milletvekillerine kıyasla daha yakın ve sürekli bir ilişki kurmak zorunda kalabilir. Azınlığın ortak kabul edilen sembolik günlerinde görünmemek, yerel siyasette doğrudan bir maliyet doğurabilir.
Bu durum onların törene yalnızca siyasi hesapla katıldıkları anlamına gelmez. Dr. Sadık Ahmet’e duyulan kişisel saygı ile yerel seçmen tabanının beklentileri aynı anda etkili olabilir.
Ancak burada daha geniş bir demokratik soru bulunmaktadır: Seçilmiş bir belediye başkanı, azınlığın sembolik etkinliklerine özgür siyasi değerlendirmesiyle mi katılmaktadır, yoksa katılmamasının doğuracağı toplumsal ve siyasi baskı nedeniyle mi orada bulunmak zorunda hissetmektedir?
Azınlık içindeki çoğulculuğun gerçek ölçüsü, herkesin aynı yerde görünmesi değil; farklı tercihlerde bulunan seçilmişlerin de meşru kabul edilmesidir.
Seçilmişlerle azınlık içindeki statüko arasındaki mesafe
Batı Trakya’daki azınlık mensupları Yunanistan vatandaşıdır. Milletvekillerini, belediye başkanlarını ve siyasi tercihlerini Yunanistan’ın demokratik düzeni içerisinde kendileri belirler.
Azınlığın Türkiye ile tarihî ve kültürel bağlarının ve Lozan Antlaşması’ndan doğan bir statüsünün bulunması, demokratik süreçlere dışarıdan müdahale edilmesini veya siyasi adayların kapalı çevreler tarafından belirlenmesini meşru hâle getirmez.
Demokratik düzende halk adına konuşma yetkisi, öncelikle halkın oylarıyla seçilen temsilcilere aittir. Danışma Kurulu, DEB Partisi, resmî olmayan müftülükler, dernekler ve diğer yapılar önemli toplumsal roller üstlenebilir; ancak hiçbiri kendisini seçilmiş iradenin üzerinde konumlandıramaz.
Seçilmiş milletvekillerini veya belediye başkanlarını dışlayıp sandıktan çıkmamış yapıları azınlığın tek meşru temsilcisi olarak sunmak, demokratik temsil anlayışıyla bağdaşmaz.
Seçilmişler de azınlık içindeki statükonun emir ve yönlendirmeleriyle değil, kendilerini seçen vatandaşlara karşı taşıdıkları sorumlulukla hareket etmelidir.
Dolayısıyla temel tartışma, belirli bir milletvekilinin törene katılıp katılmamasından daha büyüktür: Azınlık adına kim konuşacak? Halkın seçtiği temsilciler mi, yoksa doğrudan demokratik sorumluluğu bulunmayan azınlık içindeki statüko mu?
Azınlık milletvekillerinin farklı tutumları
Hüseyin Zeybek, uzun yıllardır 24 Temmuz törenlerinin düzenli katılımcıları arasında görünmeyen isimlerdendir. Bunun, sol siyasi kimliği ile törenlerde zaman zaman öne çıkan milliyetçi söylem arasındaki mesafeden kaynaklandığı düşünülebilir. Ancak kendisi açık bir açıklama yapmadıkça bu değerlendirme yorum sınırında kalmalıdır.
Zeybek’in tutumu, törenlere katılmakla azınlık haklarını savunmanın aynı şey olmadığını göstermektedir. Bir milletvekilinin anma törenine katılmaması azınlık sorunlarına ilgisiz olduğunu kanıtlamayacağı gibi, her törende görünmesi de tek başına etkili siyasi temsil anlamına gelmez.
Özgür Ferhat ve Burhan Baran’ın durumu ise farklı bir siyasi çerçevede değerlendirilmektedir. Her iki ismin seçim süreçlerinde azınlık içindeki statükonun çevresinde oluşan siyasi ağlardan destek gördüğü yönünde kamuoyunda değerlendirmeler bulunmaktadır. Buna rağmen 2026 programında görünmemeleri, gelecekteki adaylıklarının ve parti içindeki konumlarının tartışıldığı bir dönemde dikkat çekmiştir.
Bu tercihin Atina’daki parti merkezleriyle ilişkileri koruma, azınlık içindeki farklı çevreler arasında taraf olmaktan kaçınma veya milliyetçi bir siyasi görüntüyle sınıflandırılmama arayışından kaynaklanıp kaynaklanmadığı bilinmiyor. Kendileri tarafından açıklama yapılmadıkça bu ihtimallerin hiçbiri olgu olarak sunulamaz.
İlhan Ahmet ise siyasi kariyerinin farklı dönemlerinde Dr. Sadık Ahmet’i anma törenlerine katılmış ve onun tarihsel mücadelesine saygısını açıkça ifade etmiştir. 2004–2007 döneminde düzenli olarak, 2015–2019 döneminde ise farklı yıllarda törenlerde yer aldığı bilinmektedir.
Bununla birlikte İlhan Ahmet, azınlık hakları mücadelesini aşırı milliyetçi bir söylem üzerinden değil; eşit yurttaşlık, insan hakları, hukuk devleti ve kurumsal siyaset temelinde yürütmeyi tercih etmiştir.
Bu tutum, Dr. Sadık Ahmet’in hatırasına saygı göstermekle törende dile getirilen her siyasi söylemi benimsemenin aynı şey olmadığını ortaya koymaktadır.
Özellikle 2023 seçimlerinden sonra aday belirleme süreçlerine müdahale edildiği ve azınlık seçmeninin yönlendirilmeye çalışıldığı yönündeki tartışmalar, anma törenlerine katılımı da bir tür siyasi hizalanma göstergesine dönüştürmüştür.
Bu nedenle yalnızca “Kim neden katılmadı?” sorusunu sormak yeterli değildir. Asıl soru, bütün azınlığa ait olduğu belirtilen bu törenin farklı siyasi görüşlerden seçilmiş temsilcilerin kendilerini rahatlıkla içinde hissedebilecekleri kapsayıcı bir zemin sunup sunmadığıdır.
Eğer bir anma törenine katılım kurumsal sadakat testi olarak algılanıyorsa, sorun katılmayan kişilerden önce törenin sahiplenilme biçiminde aranmalıdır.
Türkiye’den katılımın ağırlık merkezi değişti
Türkiye’den katılımın tamamen düşük kaldığını söylemek doğru değildir.
Dışişleri Bakan Yardımcısı Zeki Levent Gümrükçü, Türkiye’nin Atina Büyükelçisi Çağatay Erciyes, Gümülcine Başkonsolosu Aykut Ünal, Edirne Valisi Yunus Sezer ve AK Parti İstanbul Milletvekili Seda Gören Bölük törende yer aldı.
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, CHP Tekirdağ Milletvekili Nurten Yontar ve BBP Genel Başkan Yardımcısı Türker Yörükçüoğlu da programa katılarak konuşma yaptı.
Dolayısıyla bir temsil yokluğundan değil, temsil düzeyi ve siyasi ağırlık merkezindeki değişimden söz edilebilir.
2025 yılındaki 30. yıl töreninde Türkiye’yi kabine üyesi sıfatıyla Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş temsil etmişti. Bu yıl resmî temsil bakan yardımcısı düzeyinde kaldı. Buna karşılık İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, törene katılan tek genel başkan düzeyindeki isim olarak öne çıktı.
Bulgaristan’dan geniş bir HÖH heyetinin, Kuzey Makedonya’dan temsilcilerin ve Türkiye’den çeşitli sivil toplum kuruluşlarının katılması, törenin Balkanlar ve diaspora ekseninde genişletilmeye çalışıldığını gösterdi.
Bu yönelim törenin uluslararası görünürlüğünü artırabilir. Ancak dışarıdan gelen kalabalık heyetler, yerel azınlık toplumunun ve demokratik yollarla seçilmiş temsilcilerin katılımındaki olası zayıflamanın yerine geçemez.
Dr. Sadık Ahmet’in mirası bugüne ne söylüyor?
Dr. Sadık Ahmet’in mücadelesinin merkezinde kimliğin inkârına karşı çıkmak, eşit yurttaşlık, demokrasi ve temel haklar bulunuyordu.
Bireyin Türk kimliğini özgürce ifade etmesi, eğitim ve din özgürlüğü, vakıfların yönetimi ve örgütlenme hakkı bugün de çözüm bekleyen temel meselelerdir.
Ancak azınlığın günümüzde karşı karşıya bulunduğu sorunlar bunlarla sınırlı değildir. Tarımın gerilemesi, genç nüfusun göçü, işsizlik, ekonomik geri kalmışlık, köylerin boşalması, eğitim kalitesi, sağlık hizmetlerine erişim, altyapı eksiklikleri ve demokratik temsil de azınlığın geleceğini doğrudan belirlemektedir.
Otuz yıl öncesinin sloganlarını değişmeden tekrarlamak, bugünün toplumsal ihtiyaçlarına tek başına cevap vermez. Tarihsel bir mücadeleyi yaşatmanın yolu, yalnızca geçmişin dilini korumak değil, o mücadelenin demokratik özünü bugünün sorunlarına taşıyabilmektir.
Işık Sadık Ahmet’in bu yılki konuşmasında demokrasi, hukuk, insan hakları ve barışa vurgu yapması bu bakımdan önemlidir. Dr. Sadık Ahmet’in mirası dar bir kimlikçi çerçeveye hapsedilmemeli; eşit yurttaşlık ve demokratik hak arayışının bütünü içerisinde değerlendirilmelidir.
Azınlığın haklarını savunmak, azınlık mensuplarının herhangi bir aileye, kuruma, şirkete veya siyasi merkeze bağımlı hâle gelmesini savunmak değildir. Gerçek bir hak mücadelesi, bireylerin özgür iradesini, ekonomik bağımsızlığını ve demokratik katılımını güçlendirir.
24 Temmuz anmaları için yeni bir yön ihtiyacı
2026 töreni, 24 Temmuz anmalarının bir yol ayrımına yaklaştığını göstermektedir.
Aile içindeki sembolik temsil farklılaşmakta, tarihî aktörlerin bazıları törende görünmemekte, Danışma Kurulunun kapsayıcılığı tartışılmakta ve azınlığın seçilmiş temsilcileriyle azınlık içindeki statüko arasındaki mesafe büyümektedir. Türkiye’den resmî katılımın düzeyi değişirken Balkanlar’dan ve sivil toplum çevrelerinden gelen heyetler daha görünür hâle gelmektedir.
Kalabalık hâlâ vardır; ancak tören belirli kurumsal çevrelerin birbirini tekrar ettiği, protokol ağırlıklı bir organizasyona dönüşmüştür.
Dr. Sadık Ahmet’in mirası hiçbir kişinin, ailenin, partinin, müftülüğün, şirketin veya kapalı kurumsal çevrenin mülkü değildir. Bu miras, azınlığın ortak demokratik hafızasıdır.
Bu nedenle töreni büyütmenin yolu daha fazla protokol davet etmek veya daha uzun konuşmalar yapmak değildir. Tören; gençlere, kadınlara, çiftçilere, çalışanlara, hukukçulara ve farklı siyasi görüşlere açılmalıdır.
Danışma Kurulunun bu konuda özel bir sorumluluğu bulunmaktadır. Kurul daha çoğulcu, şeffaf ve hesap verebilir bir yapıya kavuşmalı; azınlığın demokratik yollarla seçilmiş bütün temsilcileriyle eşit mesafede ilişki kurmalıdır.
Dr. Sadık Ahmet’in anma töreni herhangi bir siyasi merkeze bağlılık gösterisine veya azınlık içindeki güç dengelerinin sergilendiği bir protokol sahnesine dönüşmemelidir.
Onu anmak; demokrasiye, hukuka, eşit yurttaşlığa ve azınlığın ortak haklarına bağlılığı ifade etmelidir.
Aksi hâlde 24 Temmuz, toplumu geleceğe taşıyan canlı bir demokratik hafıza olmaktan çıkar; aynı kişi ve kurumların birbirini selamladığı törensel bir tekrara dönüşür.
2026 töreninden çıkarılması gereken temel sonuç budur: Asıl olan toplumun değişen ihtiyaçlarını görebilmek, halka güvenmek ve hak arayışını yeni şartlar içerisinde; özgürlük, çoğulculuk ve demokrasi temelinde sürdürebilmektir.
Editoryal not: Funda Sadık Ahmet’in siyasi-dinî ilişkileri, “Beyaz Toros” maketi ve Levent Sadık Ahmet’in ekonomik faaliyetleri hakkındaki bazı değerlendirmeler, RodopiPress’te Nikos Arvanitis imzasıyla yayımlanan yazıda ileri sürülen iddialara dayanmaktadır. Kiraz işleme tesisine ilişkin ifadeler ise yerel kamuoyunda ve bazı üreticiler arasında dile getirilen eleştirileri yansıtmaktadır. Bu hususlar kesinleşmiş olgular olarak değil, ilgili kişi ve kurumların cevap hakkı saklı tutularak aktarılan kamusal iddia ve değerlendirmeler olarak ele alınmıştır.