İBRAHİM ŞERİF'TEN TARTIŞMALI "İŞGAL" SÖYLEMİ

GÜNCEL - 27-08-2026 14:52

İBRAHİM ŞERİF’İN “İŞGAL” SÖYLEMİ MERCEK ALTINDA: TARİH, HUKUK VE AZINLIK İÇİ TEMSİL

İbrahim Şerif’in Türkiye’yi müdahalesiz, Yunanistan’ı ise “işgalci” gösteren açıklamaları; müftülükler, vakıflar ve azınlık eğitimiyle ilgili meseleleri tarihsel ve hukuki bağlamından uzaklaştırırken azınlık toplumunun kendi içindeki çoğulculuğu da tartışmalı hâle getiriyor.

EDİTÖRÜN YORUMU | M.Y.

Yunanistan tarafından resmî müftü olarak tanınmayan İbrahim Şerif’in Nevportal’da yayımlanan röportajı yeni bir tartışma başlattı.

Şerif, Türkiye’nin Fener Rum Ortodoks Patriği’nin ve metropolitlerin belirlenmesine müdahale etmediğini savunurken Batı Trakya’daki vakıfların, azınlık eğitiminin ve müftülüklerin “neredeyse işgal altında” bulunduğunu ileri sürdü. Yunanistan’ın geçmişte imzalanan anlaşmaları ihlal ettiğini ve azınlığın iradesine aykırı hareket ettiğini söyledi.

Ancak açıklamalarda kullanılan tarihsel örnekler, yapılan karşılaştırmalar ve özellikle “işgal” kavramı ciddi sorular doğuruyor.

Çünkü “işgal”, yalnızca devlet politikasına yöneltilmiş sert bir eleştiri değildir. Bu ifade; resmî müftülüklerde görev yapan din adamlarını, vakıf idarecilerini ve günlük hayatın gereği olarak bu kurumlarla ilişki kuran azınlık mensuplarını da dolaylı biçimde “karşı tarafın parçası” gibi göstermektedir.

Oysa sahadaki toplumsal ve kurumsal gerçeklik, böylesine siyah-beyaz bir tasnife sığmayacak kadar karmaşıktır.

Açıklama, beklenen kışkırtıcı yayınlara zemin hazırladı

Şerif’in sözleri, Yunan basınındaki milliyetçi ve sert yayın çizgisiyle bilinen bazı mecralar tarafından süratle gündeme taşındı.

Bu yayınlar konuyu azınlığın müftülükler, vakıflar ve eğitim alanındaki sorunlarını tartışmak için değil; Şerif’in sözlerini “hezeyan”, “provokasyon” ve “Türkiye’nin Trakya’ya müdahalesi” çerçevesine yerleştirmek amacıyla kullandı. Açıklamalar doğrudan konsolosluk mekanizmaları ve “istikrarsızlaştırma” iddialarıyla ilişkilendirildi.

Yunanistan’daki bazı milliyetçi yayınların Türk-Yunan ilişkilerinde yaşanan gerilimleri büyüttüğü; İstanbul’daki azınlık ile Batı Trakya’daki Azınlığı iki ülke arasındaki karşılıklı suçlamaların aracı ve zemini hâline getirdiği biliniyor.

Ancak burada kaçınılması mümkün olmayan başka bir soru ortaya çıkıyor: Bu çevrelerin nasıl tepki göstereceği yıllardır biliniyorken, “işgal” gibi son derece ağır ve kolaylıkla istismar edilebilecek bir kavramı kullanmak azınlığın hangi sorununu çözmektedir?

Şerif’in açıklaması, Türk-Yunan ilişkilerini azınlıklar üzerinden germeye hazır çevrelere yeni bir söylem malzemesi sundu. Sonuçta vakıf seçimleri, azınlık eğitimi ve müftülüklerin toplumsal meşruiyeti tartışılmadı; bir kez daha “provokasyon” ve “millî tehdit” manşetleri öne çıktı.

Azınlığa hizmet etme iddiasındaki bir açıklamanın ölçüsü ne kadar sert olduğu değil; dayandığı bilgi ve argümanların doğruluğu, kurduğu bağlamın tutarlılığı ve nihayetinde ne tür sonuçlar doğurduğudur.

Türkiye’de devlet gerçekten hiç müdahil değil mi?

İbrahim Şerif’in “Türkiye bugün Patrik seçimine müdahale etmiyor” şeklindeki kesin ifadesi gerçeği yansıtmıyor.

Fener Rum Ortodoks Patriği, kilisenin kendi organı olan Kutsal Sinod tarafından belirleniyor ve Türk devletine öneriliyor.

Bununla birlikte patrik adayları ve seçime katılacak metropolitler bakımından Türk vatandaşlığı gibi devlet tarafından belirlenmiş sınırlamalar bulunuyor. Avrupa Konseyi belgelerinde de bu şartlara ve devlet makamlarının seçim süreci üzerindeki etkisine dikkat çekiliyor. Türk devleti, Patrik olarak atanacak olan öneri listesinin değiştirilmesini isteyebilir ve uygun görmediği Patrik adayını veto edebilir. Sonuçta takdir ve seçim hakkı Türk devletindedir. Hal böyleyken Şerif, bu hukuki gerçeği tamamen çarpıtıyor ve kamuoyunu yanıltmak istiyor.

Patrikhane’nin Türkiye’de bağımsız bir tüzel kişiliğe sahip olmaması, “Ekümenik” tanımlamasının resmen kabul edilmemesi ve Heybeliada Ruhban Okulu'nun 1971’den bu yana kapalı bulunması da bu tablonun ayrılmaz parçalarıdır.

Bu gerçekler karşısında Türkiye’yi, devletin hiçbir şekilde müdahil olmadığı kusursuz bir dinî özerklik örneği olarak göstermek mümkün değildir.

Uzun yıllardır Yunan devleti tarafından tanınmayan müftülük makamında bulunan ve meselenin tarihsel, dinî ve hukuki gelişimini yakından bilen İbrahim Şerif’in bütün bunlardan habersiz olduğunu düşünmek güçtür.

Bu durumda şu sorular kaçınılmaz hâle geliyor: Şerif, kendi tezini güçlendirmek amacıyla tarihsel gerçeklerin yalnızca belirli bir bölümünü mü öne çıkarıyor? Farklı dönemlerde ve farklı hukuki koşullarda şekillenmiş iki kurumsal sistemi, aralarındaki temel farklılıkları göz ardı ederek doğrudan karşılaştırmak anakronik bir değerlendirme değil midir?

Bu soruların cevabını Şerif’in kendisi verebilir. Ancak ortaya koyduğu anlatının eksik, seçici ve tarihsel bağlamından kopuk olduğu açıktır.

Türkiye’de patrik seçiminin / öneri listesinin kilise organları tarafından gerçekleştirilmesi / sunulması, devlet etkisinin bulunmadığını göstermez. Yunanistan’da müftünün devlet kararıyla atanması da azınlığın bütün süreçlerden mutlak biçimde dışlandığı anlamına gelmez.

Resmî müftülük yalnızca “devletin kurumu” değildir

Yunanistan’daki 4964/2022 sayılı kanun, müftünün doğrudan halk oylamasıyla seçilmesini öngörmüyor. Açık başvurunun ardından tamamı Trakya'daki Azınlık mensubu 33 kişilik Danışma Heyeti adaylar hakkında görüş bildiriyor. Nihai tercihi Eğitim ve Din İşleri Bakanı yapıyor; atama ise Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle tamamlanıyor.

Bununla birlikte “devlet müftü atadı” denildiğinde çoğu zaman gözden kaçırılan temel bir gerçek bulunuyor: Atanan müftü de danışma sürecine katılan kişiler de azınlık toplumunun mensuplarıdır. Bu kişiler dışarıdan getirilen, azınlığın diline, dinine, geleneklerine ve toplumsal yapısına yabancı görevliler değildir.

Daha önemlisi, resmî müftülükler azınlığın günlük hayatında fiilen başvurduğu kurumlardır. Kendilerini İbrahim Şerif çizgisine yakın gören veya Şerif’i dinî lider olarak kabul eden vatandaşlar dahi resmî bir işlem gerektiğinde devletçe tanınan müftülüğe başvurmaktadır. Çünkü belge düzenlenmesi, tasdik, idari işlem, dinî nikâhla bağlantılı resmî süreçler ve hukuki sonuç doğuran konularda yetkili makam resmî müftülüktür.

Resmî müftülükte görev yapan bir azınlık mensubunu ya da oradan hizmet alan bir vatandaşı “devletin tarafında” göstermek, toplumun gerçek hayatını ve kurumsal ihtiyaçlarını görmezden gelmek olur. Bu açıkça azınlık insanına hakarettir.

Bir kişinin devlet tarafından atanmış olması, onun azınlık mensubu olduğu ve toplumun belirli bir kesiminin bu kurumla doğal ve işlevsel ilişki kurduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

1990’da bütün azınlık mı oy kullandı?

İbrahim Şerif, 1990 yılında Rodop ilindeki yaklaşık 130 camide cuma namazının ardından gerçekleştirilen işlemi, halkın kendi müftüsünü seçtiği bir seçim olarak anlatıyor.

Ancak kullanılan yöntemin ve katılımın kapsamının tarihsel gerçekliğe uygun biçimde aktarılması gerekiyor.

Ortada gizli oyla gerçekleştirilen, önceden hazırlanmış seçmen listelerinin bulunduğu, alternatif adayların eşit koşullarda yarıştığı, bağımsız biçimde denetlenen ve itiraz mekanizmasına sahip genel bir seçim yoktu. İşlem, camilerde cuma namazına katılan erkeklerin el kaldırmasıyla gerçekleştirildi. Kadınlar ise bu sürece katılmadı.

Azınlık toplumunun yaklaşık yarısını oluşturan kadınların oy kullanmadığı, sandığın ve gizli oyun bulunmadığı bir yöntemden hareketle “azınlığın genel iradesi” sonucuna nasıl ulaşılabilir?

1990’daki işlem, belirli camilerde bulunan erkeklerin ortaya koyduğu bir tercih olarak kayda geçirilebilir. Fakat bütün azınlık mensuplarının katıldığı demokratik bir seçim olarak sunulamaz; aynı tercihi paylaşmayan azınlık mensupları da bu irade iddiası üzerinden ötekileştirilemez.

Bu süreç Şerif’e bütün azınlık adına tartışılmaz ve zaman bakımından sınırsız bir temsil yetkisi kazandırmaz. Otuz altı yıl önce camilerde, yalnızca erkeklerin katılımıyla uygulanan bir yöntemi değişmez bir demokratik meşruiyet kaynağı olarak sunmak, günümüzün eşitlik, kapsayıcılık ve çoğulculuk anlayışıyla bağdaşmaz. Bunu Avrupa’ya veya dünyaya anlatmak hukuken imkansızdır. Gerçek budur.

Vakıflarda sorun var; fakat “işgalci” kim?

Vakıflar konusunda somut ve demokratik / seçim ve temsil sorunu bulunuyor. Nitekim 3647/2008 sayılı kanun, vakıf yönetimlerinin seçimle belirlenmesini öngördüğü hâlde bu hükümler bugüne kadar uygulanmadı. Yönetimlerin atama yoluyla oluşturulmaya devam etmesi ciddi eleştirilere neden oluyor.

Ancak vakıfları “işgal altında” göstermek, sorunu açıklamak yerine azınlığın kendi içindeki insanları hedef hâline getiriyor.

Zira vakıf yönetimlerinde görev yapanlar başka bir ülkeden veya toplumdan getirilen kişiler değil, bu azınlığın kendi mensuplarıdır. Kamuoyuna da yansıdığı üzere vakıflarda görev yapan yöneticiler son derece başarılı işler ie imza atıyor; Osmanlı ecdadının mirasını koruyor, ihtiyaç sahiplerine yardım eli uzatıyor ve halk tarafından bu çalışmaları takdir ediliyor.

Bu kişilerin atanma yöntemleri, idari kararları, yönetim anlayışları ve temsil kabiliyetleri elbette eleştirilebilir. Atama yoluyla göreve gelmeleri demokratik meşruiyet sorununu ortadan kaldırmaz.

Fakat bir azınlık mensubunu, yalnızca resmî makamda görevli olması ve azınlığa faydalı olmak saiki ile çalıştığı için “işgal düzeninin parçası” gibi göstermek, toplum içindeki ayrışmayı derinleştirir. Bu, en hafif tabir ile ayıptır. Bir din adamı olan İbrahim Şerif'e de bu bakımdan yakışmamaktadır.

Resmî vakıf idarelerine eleştirel yaklaşan kişiler ve köy mütevellileri dahi cami, taşınmaz, yardım, bakım veya başka bir idari işlem söz konusu olduğunda bu kurumlarla muhatap olmaktadır. Halk adına ortada görünür müspet işler yapmaktadırlar. Çünkü fiilen ve hukuken yetkili makamlar bunlardır.

Vakıflarda yaşanan “işgal” değil; seçimlerin yapılmamasından kaynaklanan demokratik temsil ve toplumsal meşruiyet sorunudur.

Böyle bir tanımlama hem gerçeği daha doğru ifade eder hem de sorumluluğu azınlık mensubu idarecilerin üzerine yıkmak yerine, seçim hükümlerini uygulamayan siyasi ve idari düzene yöneltir.

Tarihsel anlatı neden eksik bırakılıyor?

Şerif’in açıklamasında Balkan Savaşları' dan ve Osmanlı dönemi ikili anlaşmalarından başlayan ve 1949’daki müftü belirleme örneği ile 1990’daki cami içi seçime uzanan bugünkü sistem; tek, kesintisiz ve değişmeden devam eden bir tarihsel çizgi gibi sunuluyor. Oysa bu dönemlerin her biri farklı siyasi, hukuki ve toplumsal şartlar içinde şekillendi.

Müftünün dinî liderlik işlevi ile kamu görevlisi ve yargısal makam, yani şer‘î kadı niteliği birbirinden ayrılmadan anlatılıyor. Müftülerin özellikle aile ve miras hukuku alanındaki yargısal yetkilerinin sınırlandırılması ise yalnızca azınlığa ait bir hakkın geri alınması şeklinde sunuluyor.

Hâlbuki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Molla Sali kararı, hiçbir Müslüman azınlık mensubunun kendi iradesi dışında dinî hukuk rejimine tabi tutulamayacağını ortaya koydu. Bu alandaki değişikliğin arkasında bireysel tercih hakkı, medeni hukuk güvenceleri, kişinin tabi olacağı hukuk rejimini belirleyebilmesi ve kadın-erkek eşitliği gibi temel ilkeler de bulunuyordu.

Şerif gibi uzun yıllardır bu tartışmanın merkezinde yer alan bir ismin söz konusu tarihsel ve hukuki ayrımları bilmemesi kolaylıkla kabul edilemez. Bu durumda karmaşık tarihsel ve hukuki gerçekliğin, siyasi mesajı güçlendirecek biçimde sadeleştirildiği ve anlatının dışında kalan unsurların görünmez hâle getirildiği anlaşılıyor.

Şerif’in anlatısı, tarihsel gerçeklerin bir bölümünü dışarıda bırakan, seçici ve bağlamından kopuk bir nitelik taşıyor.

Geçmişte sınırlı katılımla gerçekleştirilen bir uygulamayı bugünün demokratik seçimi gibi sunmak, Türkiye’de devlet tarafından getirilen sınırlamaları bütünüyle yok saymak ve azınlık mensuplarının görev yaptığı kurumları “işgal altında” ilan etmek aynı anlatım tercihinin parçalarıdır.

AİHM kararı da doğru okunmalı

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 1999 tarihli Şerif/Yunanistan kararında İbrahim Şerif’in dinî lider sıfatıyla faaliyet göstermesi nedeniyle cezalandırılmasını din özgürlüğünün ihlali olarak değerlendirdi.

Ancak Mahkeme, Şerif’in Yunanistan tarafından resmî müftü olarak tanınmasına karar vermedi. Müftülerin mutlaka doğrudan halk oylamasıyla seçilmesi gerektiğine ilişkin bir hüküm de kurmadı.

Karar, Şerif’in kendisini dinî lider olarak kabul eden kişiler nezdinde dinî faaliyet yürütme özgürlüğünü korudu. Ona kamu makamı, yargısal yetki veya devlet tarafından tanınmış resmî müftü statüsü kazandırmadı.

Bu nedenle dinî lider olarak toplumsal kabul görmek ile hukuk düzeni içinde kamusal yetki kullanan resmî müftü olmak arasındaki ayrım korunmalıdır.

“İşgal” söylemi gerçekte kimi bölüyor?

İbrahim Şerif’in açıklaması devlete yöneltilmiş görünse de ortaya çıkardığı sonuçlar doğrudan azınlık toplumunun içine uzanıyor.

Bu söylem; resmî müftülüklerde görev yapan din adamlarını, vakıf idarecilerini, bu kurumlarla çalışanları ve resmî makamlara başvuran vatandaşları dolaylı biçimde “diğer taraf” konumuna itiyor. Böylece resmî statüye sahip olmayanlar “gerçek azınlık temsilcileri”, resmî kurumlarda görev yapanlar ise “devletin yanında bulunanlar” şeklinde tehlikeli bir ayrım üretiliyor.

Oysa azınlık, tek sesli ve yekpare bir topluluk değildir.

Bir azınlık mensubunun resmî müftülükte görev yapması, onu daha az Müslüman veya daha az azınlık mensubu yapmaz. Bir vatandaşın hukuki ya da idari işlemi için resmî makama başvurması, o kişinin devletin bütün politikalarını desteklediğini göstermez. Aynı şekilde Şerif’i gayriresmî dinî lider olarak kabul etmek de ona bütün azınlık adına tek başına konuşma yetkisi vermez.

Azınlığın haklarını savunmak ile azınlık adına temsil tekeli kurmak birbirinden tamamen farklıdır. İlki demokratik bir hak mücadelesidir; ikincisi ise toplum içindeki çoğulculuğu sınırlandıran bir siyasal tahakküm biçimine dönüşebilir.

Sorunlara gerçek isimleriyle yaklaşılmalı

Batı Trakya'da Azınlığın vakıf seçimleri, müftülüklerin toplumsal meşruiyeti, azınlık eğitiminin geleceği, dernekleşme özgürlüğü ve devletle güven ilişkisi gibi temel meseleleri güncelliğini koruyor.

Ancak bu meselelerin inandırıcı, sürdürülebilir ve sonuç alıcı biçimde gündeme getirilebilmesi için doğru kavramlarla tartışılması gerekiyor.

Vakıflarda “işgal” değil, seçim ve temsil sorunu vardır. Müftülüklerde tartışılması gereken, azınlığın bütünüyle dışlandığı iddiası değil; katılımının ne ölçüde doğrudan ve belirleyici olduğudur. Bu konuda mevcut yasada tadilat istenebilir. Diğer yandan müftü seçimine katılım sağlanmalı, süreç provoke edilmemelidir.

Eğitimde ise tek bir sloganla açıklanamayacak kadar kapsamlı bir hak, kalite, kurumsal devamlılık ve gelecek meselesi söz konusudur.

Batı Trakya’daki meselelerin Türk-Yunan ilişkilerinde yeni bir gerilim alanına dönüştürülmesi hiç kimseye yarar sağlamaz.

İhtiyaç duyulan yaklaşım, kurumları ve insanları karşı karşıya getirmek değil; sorunları doğru adlandırmak, karşılıklı güveni güçlendirmek ve hukuka dayalı uygulanabilir çözümler üretmektir.

   
Günün Diğer Haberleri