AZINLIK MESELELERİNDE İKİ FARKLI KAMUSAL DİL: DİYALOG MU, TEMSİL TEKELİ Mİ?
EDİTÖRÜN YORUMU | M.Y.
Azınlık meselelerinde yalnızca ne söylendiği değil, sorunun nasıl tarif edildiği ve kimin adına konuşulduğu da önemlidir. Çünkü kullanılan dil; bir hak talebini güçlendirebilir, hukuki inandırıcılığını zayıflatabilir, devletle diyalog kanalları açabilir veya azınlık toplumunun kendi içindeki farklı sesleri dışlayabilir.
Bu tartışmayı güncel hâle getiren, İstanbul Rum toplumundan gazeteci Manolis Kostidis’in Türkiye’deki Rum azınlığın durumuna ilişkin açıklamaları ile Mustafa Trampa ve İbrahim Şerif’in Batı Trakya’daki azınlık hakkında kullandıkları kamusal dil arasındaki belirgin farktır.
Bu üç isim aynı kurumsal statüde değildir ve aynı sıfatla karşılaştırılamaz. Kostidis, azınlığın temsilcisi olduğunu ileri sürmeyen bir gazetecidir. Trampa ve Şerif ise Türkiye tarafından “seçilmiş müftü” olarak kabul edilmekte, ancak Yunan hukukunda resmî müftü statüsü taşımamaktadır. Dolayısıyla bu yazının amacı, bir gazeteciyle iki din görevlisini makam veya yetki bakımından eşitlemek değildir.
Karşılaştırılan, azınlık meselelerini kamusal alana taşıyan iki farklı yöntemdir: Bir tarafta sorunları inkâr etmeden gelişmeleri de teslim eden, muhataplarıyla temas kurabilen eleştirel bir dil ile diğer tarafta mutlak hükümler, temsil tekeli ve sürekli çatışma üzerinden şekillenen siyasi bir dil. Temel soru da şudur: Bu iki yaklaşım azınlık toplumuna ne kazandırmakta, ne kaybettirmektedir?
Kostidis ne söyledi?
İstanbul Rum toplumundan gelen gazeteci Manolis Kostidis, 4 Eylül 2026’da SKAI’de yaptığı açıklamada Rum nüfusunun yaklaşık iki bin kişiye kadar gerilediğini ve toplumun yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu söyledi.
Buna rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan döneminde vakıf taşınmazlarının iadesi, bazı okulların yeniden açılması ve devlet yaklaşımındaki değişiklikler nedeniyle son on yılların en olumlu döneminin yaşandığını belirtti. Burada önemli olan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı övmesi değil; olumlu gelişmeleri anlatırken geçmişteki ağır sorunları ve toplumun varoluş kaygısını gizlememesidir.
Mesleki erişim bütün sorunların çözüldüğünü kanıtlamaz
Kostidis’in Türkiye’de rahatça gazetecilik yapabilmesi ve üst düzey yetkililere ulaşabilmesi, bütün azınlık sorunlarının çözüldüğü anlamına gelmez. Bunda kişisel birikiminin, Türkçeye hâkimiyetinin ve çalıştığı medya kuruluşlarının da payı vardır.
Heybeliada Ruhban Okulu, Patrikhane’nin hukuki statüsü, iade edilmeyen taşınmazlar ve Rum toplumunun demografik geleceği gibi meseleler devam etmektedir. Bununla birlikte Kostidis’in yaklaşımı, sorunları anlatmanın tek yolunun sürekli çatışma ve karşı tarafı bütünüyle reddetmek olmadığını göstermektedir.
Azınlık medyasının ortak kamusal alandan kopuşu
Kostidis örneği, azınlık gazeteciliğinin yaşanılan ülkenin medyası, toplumu ve siyasal sistemiyle temas kurarak yapılabileceğini gösterirken Batı Trakya’daki azınlık medyasının önemli bir bölümü yayın gündemini büyük ölçüde Danışma Kurulu ve dar bir yerel siyaset çevresiyle sınırlandırmaktadır.
Yunan kamuoyuna ulaşmayan, Yunan medyası ve siyasetçileriyle kalıcı ilişki kurmayan, Trakya’yı ziyaret eden bakanları dahi çoğu zaman izlemeyen bu anlayış; bilgi vermekten çok provokatif ve güdümlü bir siyasi dili yeniden üretmektedir.
Millet Gazetesi’nin 1 Ağustos 2025 tarihli yazısında Türkiye’yi ziyaret eden ana muhalefet lideri Nikos Androulakis’i “aşırı sağcı” gibi göstermesi ve “Hitlervari tarihsel saplantılarla” konuşmakla suçlaması bunun açık örneğidir.
Yunan devletinin ve hükümetlerinin her icraatını peşinen reddeden, farklı düşünceleri tartışmak yerine azınlığa parmak sallayan bu kapalı medya dili; bilgi eksikliğini büyütmekte, Yunan toplumuyla mesafeyi derinleştirmekte ve sonuçta azınlığa somut bir katkı sunmamaktadır.
Övgü sadakat, eleştiri düşmanlık ölçüsü değildir
Hiçbir azınlık mensubunun kabul görmek için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı, Başbakan Miçotakis’i veya herhangi bir hükümeti övmesi gerekmez. Devleti ve hükümeti eleştirmek demokratik bir haktır; eleştirinin sert olması da tek başına sorun değildir.
Asıl ölçü; iddiaların somut bilgiye dayanıp dayanmadığı, hukuki kavramların doğru kullanılıp kullanılmadığı, farklı azınlık görüşlerine saygı gösterilip gösterilmediği ve kullanılan dilin çözüm mü yoksa yeni gerilimler mi ürettiğidir.
Hukuki statü ile toplumsal destek aynı şey değildir
Türkiye’nin Mustafa Trampa ve İbrahim Şerif’i “seçilmiş müftü” olarak tanıması siyasi ve diplomatik bir tercihtir. Ancak bu kabul, Yunanistan’da kendilerine resmî kamu görevi, idari yetki veya yargısal yetki kazandırmaz.
AİHM de İbrahim Şerif’e resmî müftü statüsü vermemiş, müftülerin mutlaka doğrudan halk tarafından seçilmesi gerektiğine hükmetmemiştir.
Asıl tartışma unvan değil, kullanılan dil ve benimsenen temsil yöntemidir. Azınlığın temel kurumsal sorunlarında hangi kalıcı ve ölçülebilir sonuçları ürettikleri açıklığa kavuşturulamamaktadır. Bugüne kadarki söylemleri, gelecekte çözüm üretme kapasiteleri konusunda da ciddi soru işaretleri yaratmaktadır.
İbrahim Şerif’in vakıfları, azınlık eğitimini ve müftülükleri “neredeyse işgal altında” göstermesi hukuken ve siyaseten sorunludur. “İşgal”, sıradan bir eleştiri değil, uluslararası hukukta son derece ağır anlamı bulunan bir kavramdır.
Bu söylem yalnızca devleti değil, resmî müftülüklerde ve vakıf idarelerinde görev yapan azınlık mensuplarını da dolaylı biçimde “işgal düzeninin parçası” gibi göstermektedir. Oysa bu kişiler de azınlığın mensuplarıdır. Atanma biçimleri ve kararları eleştirilebilir; ancak azınlığın dışına itilemezler.
Vakıflardaki temel sorun “işgal” değil, 3647/2008 sayılı kanunda öngörülen seçimlerin uygulanmaması ve bunun yarattığı demokratik temsil eksikliğidir. Sorunu doğru adlandırmak eleştiriyi zayıflatmaz; sorumluluğu doğru makamlara yöneltir.
Otuz yılı aşan temsil hangi sonucu üretti?
İbrahim Şerif yaklaşık 36 yıldır bu tartışmalı makamda bulunmaktadır. Bu sürenin Yunan diline, hukukuna ve kurumlarına güçlü biçimde hâkim olma, kalıcı diyalog kanalları kurma ve azınlık lehine ölçülebilir sonuçlar üretme bakımından bir birikim doğurması beklenirdi.
Buna karşılık “işgal” gibi kavramlara dayanan söylemi, dinî rehberlikten çok çatışmacı bir siyasi temsil dilini andırmaktadır.
Mustafa Trampa da Gündem gazetesinde yayımlanan özel röportajındaki değerlendirmelerinde, benzer biçimde azınlığın tamamı adına siyasi hükümler kurmakta ve gerçekleşen hukuki değişiklikleri yok sayan mutlak ifadeler kullanmaktadır. Ancak bu strateji, dile getirilen azınlık meselelerinde bugüne kadar kalıcı bir çözüm üretmemiştir.
Onlarca yıldır muhatap alanını genişletemeyen ve somut sonuç ortaya koyamayan bir temsil yönteminin başarılı kabul edilmesi mümkün değildir. Demokratik, kapsayıcı ve denetlenebilir bir seçimle yetkilendirilmemiş yapılardan oluşan ve azınlığın tamamı adına hareket ettiği ileri sürülen bu gayriresmî temsil düzeninin, azınlığa sağladığı ölçülebilir ve kalıcı kazanımlar ortaya konulamamaktadır.
Türkiye karşılaştırması da eksiksiz yapılmalıdır
İbrahim Şerif’in Türkiye’de devletin Patrik seçimine hiç müdahale etmediği yönündeki iddiası eksiktir. Patrik Kutsal Sinod tarafından seçilse de adaylar ve seçime katılan metropolitler bakımından Türk vatandaşlığı şartı gibi devlet tarafından belirlenen kurallar bulunmaktadır.
Yunanistan’daki müftülük sistemi ile Türkiye’deki Patrikhane farklı tarihsel, teolojik ve hukuki temellere dayanır. İki kurumu yalnızca seçim yöntemi üzerinden karşılaştırmak yanıltıcıdır. İnandırıcı bir eleştiri, yalnızca kendi tezini destekleyen unsurları değil, tablonun tamamını ortaya koymalıdır.
1990 ve 2022 süreçleri neyi gösteriyor?
1990’da camilerde cuma namazı sonrasında gerçekleştirilen işlem; kadınları, camiye gitmeyenleri ve farklı tercihlere sahip azınlık mensuplarını kapsamıyordu. Gizli oy, genel seçmen listesi, bağımsız denetim ve itiraz mekanizması da bulunmuyordu.
2022’de İskeçe’de 83 camide el kaldırma yöntemiyle yapılan süreçte yalnızca belirli camilerde bulunan kişilerin tercihleri ortaya konulmuştur. Bu yöntem, bütün azınlığın katıldığı serbest, kapsayıcı ve denetlenebilir bir genel seçimle eş tutulamaz.
Toplumsal desteğe sahip olmak ile bütün azınlık adına süresiz temsil yetkisi taşımak farklıdır. Halkın iradesi ancak kapsayıcı, eşit ve güvenilir yöntemlerle ölçülebilir.
“Hiçbir şey değişmedi” demek de doğru değildir
1990’dan bu yana hiçbir şeyin değişmediğini söylemek somut gelişmelerle uyuşmamaktadır. 4964/2022 sayılı kanunla yeni bir adaylık ve danışma sistemi kurulmuş, tamamı Müslüman azınlık mensuplarından oluşan 33 kişilik heyetin adaylar hakkında görüş bildirmesi öngörülmüştür.
Nihai atama yetkisinin devlette kalması eleştirilebilir; daha geniş katılım ve şeffaflık talep edilebilir. Ancak mevcut sistemin 1990’daki düzenle tamamen aynı olduğu ileri sürülemez.
Ayrıca 2018’den itibaren aile ve miras uyuşmazlıklarında dinî hukukun uygulanması tarafların ortak rızasına bağlanmış, medeni hukuk temel kural hâline gelmiştir. Bu da özellikle bireysel tercih ve kadın-erkek eşitliği bakımından önemli bir değişikliktir.
Azınlık içindeki statüko ve temsil tekeli
Danışma Kurulu, gayriresmî müftülükler, dernekler ve DEB Partisi azınlık meseleleri hakkında görüş açıklama ve hak talebinde bulunma özgürlüğüne sahiptir.
Ancak bu yapıların hiçbiri azınlığın tamamı üzerinde hiyerarşik bir temsil yetkisine sahip değildir.
Tüzel kişiliği bulunmayan Danışma Kurulu’nun başkanının kurul içinden belirlenmesi, kendisine bütün azınlık adına genel bir siyasi vekâlet vermez. Danışma Kurulu’nun dış siyasi merkezlerle kurduğu yakın ilişkinin, kurulun bağımsız temsil kapasitesini ne ölçüde etkilediği de meşru bir tartışma konusudur. Bu ilişki biçimi, kurulun azınlığın farklı kesimlerinin gerçek menfaatlerini ne ölçüde yansıttığı konusunda ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Milletvekillerini, belediye başkanlarını ve farklı görüş açıklayan azınlık mensuplarını önemsizleştiren bir anlayış demokratik değildir. Seçilmiş temsilcileri değerlendirme ve değiştirme yetkisi danışma kurullarına veya dinî çevrelere değil, doğrudan seçmene aittir.
Azınlık haklarını savunmak meşrudur; azınlık üzerinde temsil tekeli kurmak ise çoğulculuğu sınırlandıran bir vesayet biçimine dönüşebilir.
Gerçek sorunlar, yanlış söylemleri doğru hâle getirmez
Bir sözcünün argümanındaki zayıflık, azınlığın gerçek sorunlarını ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde gerçek sorunların varlığı da bu konularda söylenen her şeyi doğru hâle getirmez.
Devleti eleştirmek ile onu “işgalci” ilan etmek, azınlık haklarını savunmak ile bütün azınlık adına tartışılmaz bir yetki talep etmek aynı değildir.
Hukuka dayalı yaklaşım eleştiriyi zayıflatmaz; aksine siyasi etkisini ve uluslararası inandırıcılığını güçlendirir.
İki azınlığın tarihleri birbirinin terazisi değildir
İstanbul Rumları ile Batı Trakya'daki azınlığın tarihleri, kurumları ve günümüzde karşılaştıkları sorunlar aynı değildir.
Kostidis’in olumlu değerlendirmeleri Türkiye’nin tarihsel sorumluluklarını ortadan kaldırmadığı gibi Trampa ve Şerif’in söylemlerindeki sorunlar da Yunanistan’ın yükümlülüklerini azaltmaz.
Bununla birlikte Trampa, Şerif ve onları çevreleyen statükonun azınlığın tamamı adına konuşma yetkisi bulunmamaktadır. Kullandıkları sert ve dışlayıcı dilin azınlığa sağladığı somut ve ölçülebilir fayda da ortaya konulamamıştır.
Azınlık hakları iki devlet arasında takas veya mahsuplaşma konusu değildir.
Türkiye, Rum vatandaşlarının; Yunanistan da kendi vatandaşı olan Trakya’daki azınlık mensuplarının haklarını karşılıklılık hesabı yapmadan korumak zorundadır.
Kişiler değil, azınlık meselelerine ilişkin iki yöntem karşılaştırılıyor
Bu analizde Manolis Kostidis ideal bir azınlık temsilcisi olarak sunulmamaktadır; zaten kendisinin böyle bir sıfat ve yetki iddiası yoktur. Karşılaştırmanın konusu kişilerden çok, azınlık meselelerini kamusal alana taşıyan iki farklı yöntemdir.
Kostidis’in yaklaşımı, tarihsel acıları ve devam eden sorunları gizlemeden olumlu gelişmeleri de teslim etmenin mümkün olduğunu göstermektedir. Bu dil, devleti sorumluluklarından kurtarmadığı gibi eleştiriyi de ortadan kaldırmaz. Tam tersine eleştirinin inandırıcılığını artırır, muhatap alanını genişletir ve çözüm için temas kurulabilecek bir kamusal zemin oluşturur.
Trampa ve Şerif’in söyleminde ise hukuki statüler arasındaki farklar, azınlık içindeki çoğulculuk ve son yıllarda gerçekleşen değişiklikler çoğu zaman geri plana itilmektedir. “İşgal”, “hiçbir şey değişmedi” ve “bütün azınlık bizi seçti” türündeki mutlak hükümler, kısa vadede belirli bir çevreyi harekete geçirebilir; ancak uzun vadede hukuki inandırıcılığı zayıflatır, devlet ve toplumla diyaloğu daraltır ve kendileriyle aynı çizgide bulunmayan azınlık mensuplarını görünmez hâle getirir.
Ortaya çıkan temel fark budur: Kostidis, temsil tekeli iddia etmeden sorunları ve gelişmeleri birlikte anlatıp kamusal etki üretmeye çalışmaktadır. Trampa ve Şerif ise bütün azınlık adına konuşma iddiasını öne çıkarırken bu iddianın kapsayıcı demokratik dayanağını ve azınlığa kazandırdığı ölçülebilir sonuçları ortaya koyamamaktadır.
Bu mukayese, Türkiye’nin Rum vatandaşlarına karşı tarihsel ve güncel sorumluluklarını ortadan kaldırmadığı gibi Yunanistan’ın vatandaşı olan azınlığa ilişkin yükümlülüklerini de azaltmaz. Azınlık hakları iki devlet arasında mahsuplaştırılabilecek bir karşılıklılık hesabı değildir. Her devlet kendi vatandaşlarının haklarını, diğer devletin tutumundan bağımsız biçimde korumakla yükümlüdür.
Ancak hakların varlığı kadar, bu hakların hangi yöntemle savunulduğu da önemlidir. Azınlığı üzerinde temsil tekeli kurulabilecek siyasi bir mülk gibi görmek çoğulculuğa haksızlıktır.
2026’nın Trakyası tek sesli değildir. Geleceği de geçmişten devralınan vesayet düzenlerinde, mutlak hükümlerde ve sürekli gerilim üreten sloganlarda değil; hukuki doğrulukta, demokratik meşruiyette, açık diyalogda ve ölçülebilir sonuçlar üreten bir temsil anlayışında aranmalıdır.
