Batı Trakya'daki Azınlığın dini liderliğine ilişkin on yıllardır süregelen hukuki ve diplomatik ihtilaf, yeni bir safhaya girdi.
Yunanistan Din İşleri Bakanlığı, 4964/2022 sayılı yasa kapsamında belirlenen Emin Şerif'in Dimetoka (Didimoticho) Müftüsü olarak atanmasını 9 Ocak 2026 tarihinde Atina'da düzenlenen resmi bir yemin töreniyle tescil etti.
Dimetoka'nın ardından, Gümülcine (Komotini) ve İskeçe (Ksanthi) Müftü Naibleri, 3 Nisan 2026 tarihinde yaptıkları resmi açıklamayla, 4964/2022 sayılı yasa kapsamında yeni Müftüyü belirleyecek olan tamamı Azınlık mensubu 33 kişilik Danışma Kurulu'nun oluşturulması sürecini başlattıklarını duyurdu.
Söz konusu yasal çerçeve, Yunanistan'ın 1990 tarihli eski düzenlemesine kıyasla yapısal farklılıklar içeriyor. Yeni sistem, 33 kişilik Danışma Kurulu'nun tamamının Azınlık mensuplarından oluşmasını öngörüyor; kurulda ilahiyat öğretim üyeleri, imamlar ve din öğreticileri yer alıyor.
Adaylık başvurularının 30 Nisan 2026'ya kadar alınacağı süreçte, İlahiyat Fakültesi diplomasına sahip olan veya on yıl imamlık yapmış her Azınlık mensubunun Müftü adayı olabileceği düzenleniyor.
Kurulun nihai kararının tavsiye niteliğinde olması ve müftüyü atama yetkisinin nihai olarak bakanlıkta kalması ise tartışmaları başlatıyor.
İşte bu güncel gelişme, iki ülke arasındaki diplomatik gerilimi dindirmek bir yana, alevlendirdi. Türkiye Dışişleri Bakanlığı, süreci "seçim bahanesiyle atanmış müftü belirleme girişimi" olarak nitelendirerek sert bir dille kınarken; Yunanistan Dışişleri Bakanlığı, Lozan Antlaşması'nda müftü seçimine dair bir hüküm bulunmadığını ve Trakya'daki Azınlığın "dini bir azınlık" olduğunu, "etnik" nitelik taşımadığını vurguladı.
İşte, Ege'nin iki yakasını karşı karşıya getiren bu krizin ardında yatan hukuki belgeler, tarihi kırılma anları ve siyasi argümanlar.
TARİHSEL VE HUKUKSAL ARKA PLAN - İKİ ANTLAŞMA ARASINDA KALAN HAK
Batı Trakya Azınlığın hukuki statüsü, 20. yüzyılın başında Balkan coğrafyasını şekillendiren iki temel metin üzerine kuruludur: 1913 Atina Antlaşması ve 1923 Lozan Barış Antlaşması. Bugün Yunan yargısı ile azınlık kurumları arasındaki ihtilafın özü, bu iki belgenin ruhu ve metni arasındaki yoruma dayanmaktadır.
1913 Atina Antlaşması'nın Açık Hükmü
Osmanlı İmparatorluğu'nun bölgeden çekilmesinin ardından imzalanan Atina Antlaşması, Müslüman nüfusun dini ve kültürel varlığını garanti altına almak için son derece spesifik hükümler içeriyordu. Antlaşmanın ilgili maddeleri, Müftülerin doğrudan Müslüman cemaati tarafından seçilmesini öngörmekteydi. Bu düzenleme, azınlığın kendi ruhani liderini tayin etme hakkını, yani bir tür dini özerkliği kurumsallaştırmıştı.
1923 Lozan Antlaşması'nın Suskunluğu ve Yunan Yargısının Yorumu
Lozan Barış Antlaşması ise daha geniş bir çerçeve çizdi. Azınlıkların Korunması başlıklı bölümde (Madde 37-45), dini ve kültürel hakların korunması genel bir ilke olarak benimsendi; ancak Müftülük seçiminin usulüne dair özel bir hüküm içermedi. Yunan Danıştayı (StE), 217/2018 sayılı kararında ve Devlet Hukuk Müşavirliği'nin 119/2017 sayılı görüşünde, uluslararası hukukun Lex Posterior Derogat Legi Priori (Sonraki Kanun Önceki Kanunu İlga Eder) ilkesine dayanarak, Lozan'ın 1913 Atina Antlaşması'nın ilgili hükümlerini zımnen yürürlükten kaldırdığına hükmetti.
Yunan tezine göre, Lozan'ın 19. Maddesi bölgeye dair önceki tüm ikili anlaşmaları feshettiği için, azınlığa tanınan hakların sınırı yalnızca Lozan metninde yazanlardır.
Yunan yargısının bu yorumu, müftünün ikili niteliğine vurgu yaparak pekiştirilmektedir:
Trakya Müftüsü sadece bir din adamı değil, aynı zamanda İslam Aile Hukuku (Şeriat) alanında yargı yetkisi kullanan bir kamu görevlisidir. Verdiği kararlar Yunan devleti adına icra edilmektedir. Yunan Anayasası'nın 87. maddesi uyarınca, yargı yetkisi kullanan bir kişinin "seçimle" belirlenmesi mümkün değildir. Bu nedenle Atina, müftülerin devlet tarafından atanmasını hukuki bir zorunluluk olarak görmektedir.
KRİTİK DÖNEMEÇ - ÇİPRAS'IN SYRİZA İKTİDARI DÖNEMİNDE MÜFTÜLÜKLERİN DEVLETLEŞTİRİLMESİ
Batı Trakya'daki Müftülük rejiminin bugünkü yapısını anlamak için, SYRIZA iktidarının 2015-2019 dönemine odaklanmak gerekmektedir. Bu dönem, azınlığın din özgürlüğü rejimi açısından bir dönüm noktası teşkil etmektedir. Yunanistan'da demokrasiye geçişten bu yana ilk kez, parçalı veya geçici düzenlemelerle yetinilmemiş; aksine Müftülüklerin rolünü, işleyişini ve niteliğini köklü biçimde yeniden şekillendiren bağlayıcı bir kurumsal çerçeve oluşturulmuştur.
Yasal Çerçevenin İnşası
2018/18 ve 2019/52 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile 4511/2018 ve 4559/2018 sayılı yasalar, Müftülük kurumunu tarafsız idari düzenlemelerle değil, yapısal müdahalelerle yeniden tanımlamıştır. Bu düzenlemelerin ortak özelliği, denetimin cemaatten devlete devredilmesi yönünde açık bir iradeyi yansıtmasıdır:
- 2018/18 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Müftülükler, Din İşleri Genel Sekreterliği aracılığıyla Millî Eğitim Bakanlığı'nın idari yapısına dâhil edilmiştir. Bu tercih sembolik değildir; Müftülüklerin işlevsel özerkliğinin ortadan kaldırıldığını ve tamamen devlete entegre idari yapılar hâline getirildiğini göstermektedir.
- 4511/2018 sayılı yasa, müftülük yargı yetkisinin niteliğini köklü biçimde değiştirmiştir. İslam hukukunun uygulanması, kolektif bir dinî hak olmaktan çıkarılmış; yalnızca ilgililerin ortak beyanı üzerine ve sıkı devlet denetimi altında işletilebilen istisnai bir prosedüre dönüştürülmüştür.
- 4559/2018 sayılı yasa ile Müftü, yaş sınırları ve hizmet kuralları bakımından tamamen kamu görevlisi rejimine dâhil edilmiştir.
Bu müdahalelerin toplam sonucu açıktır: Müftülüklerin idaresi, yetkileri ve işleyişi devletleştirilmiştir. Batı Trakya Azınlığın din özgürlüğünün bir unsuru olarak Müftülüklerin özerkliği fiilen ortadan kaldırılmış; din özgürlüğünden dinin idari yönetimine doğru açık bir kayma yaşanmıştır.
Çipras'ın SYRİZA iktidarı, Eğitim ve Örgütlenme Alanına Yönelik Müdahaleler
Aynı dönemde, azınlığın dinî ve kültürel özerkliğine indirilen darbeler Müftülükler alanıyla sınırlı kalmamıştır. Azınlığının tarihsel hafızasında özel bir yere sahip olan Gümülcine Medrese-i Hayriye Okulu'nda Türkçe derslerin müfredatı değiştirilmiş, Türkçe okutulan derslerin sayısı azaltılmış ve okulun adı değiştirilmiştir. Bu politikalar sonucunda, tarihsel kimliğiyle özdeşleşmiş olan okula devam eden öğrenci sayısında belirgin bir azalma yaşanmıştır.
Örgütlenme özgürlüğü alanında ise, isminde "Türk" ibaresi bulunduğu gerekçesiyle kapatılan derneklerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları doğrultusunda yeniden tanınması beklenirken, Medeni Usul Kanunu'nda yapılan düzenleme ile bu tanımanın yolu fiilen ortadan kaldırılmıştır. AİHM, İskeçe Türk Birliği ve benzeri derneklerle ilgili davalarda Yunanistan'ın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin dernekleşme özgürlüğüne ilişkin 11. maddesini ihlal ettiğine hükmetmiş olmasına rağmen, Yunanistan bu kararları uygulamamakta ısrar etmektedir.
DİPLOMATİK CEPHE - ANKARA VE ATİNA'NIN KARŞILIKLI AÇIKLAMALARI
Gümülcine ve İskeçe'de başlatılan yeni Müftü belirleme süreci, iki ülke arasındaki diplomatik gerilimi su yüzüne çıkarmıştır.
Türkiye'nin Pozisyonu: Lozan'ın Ruhuna Vurgu
Türkiye Dışişleri Bakanlığı, süreci "Batı Trakya Türk Azınlığı'nın temsilcileri ve kurumlarıyla istişare edilmeksizin yürütülen bir girişim" olarak tanımlamış ve şu ifadeleri kullanmıştır:
"Yunanistan'ın, Dimetoka'da 'seçim' bahanesiyle 'atanmış müftü' belirleme süreci, şimdi de Rodop ve İskeçe'de denenmektedir. Bu uygulamaları kabul edemeyiz. Yunanistan'ın soydaşlarımıza yönelik baskıcı uygulamalarına son verilmesi, ikili ilişkilerimizi olumlu yönde etkileyecektir."
Türk tezine göre, Lozan Antlaşması her ne kadar müftü seçimine dair açık bir hüküm içermese de, azınlığa kendi dini kurumlarını yönetme hakkını ruhen tanımaktadır.
Yunanistan'ın Pozisyonu: Lozan'ın Lafzına Bağlılık
Yunanistan Dışişleri Bakanlığı ise cevabi açıklamasında, konuyu hukuki bir zeminde ele alarak şu argümanları öne sürmüştür:
"Lozan Antlaşması'nda müftülerin azınlık tarafından seçilmesine ilişkin herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Kaldı ki müftüler aynı zamanda yargı ve idari yetkilerle görevli oldukları için böyle bir şey mümkün de olamazdı. Trakya'daki azınlık dini bir azınlıktır, etnik değildir. Bu, uluslararası hukukta öngörülen addır ve değişmeyecektir."
Yunan tezine göre, 4964/2022 sayılı yasa ile kurulan ve tamamı Azınlık mensuplarından oluşan 33 kişilik Danışma Kurulu, sürecin şeffaf ve katılımcı olmasını sağlamaktadır. Atina ayrıca, Türkiye'de müftülerin devlet tarafından atandığına dikkat çekerek, Ankara'nın eleştirilerini "çifte standart" olarak nitelendirmektedir.
TÜRK VE YUNAN TEZLERİNİN ÇATIŞMA NOKTALARI
- Türk Tezi: 1913 Atina Antlaşması'nın tanıdığı seçim hakkı, Lozan'ın genel koruma şemsiyesi altında varlığını sürdürmektedir. Azınlık hakları, antlaşmaların dar yorumuyla değil, evrensel insan hakları standartlarıyla değerlendirilmelidir.
- Yunan Tezi: Lozan, Lex Posterior ilkesi gereği Atina Antlaşması'nı yürürlükten kaldırmıştır. Müftünün yargı yetkisi, onu bir kamu görevlisi haline getirmekte ve atanmasını hukuki bir zorunluluk kılmaktadır.
GERÇEĞİN AĞIRLIĞI
Batı Trakya'da din özgürlüğü tartışması artık sloganlarla veya seçici tarih okumalarıyla yürütülemez. Uluslararası hukuk arşivlerine ve diplomatik belleğe düşülen kayıt şudur:
1913 Atina Antlaşması'nın tanıdığı spesifik demokratik hak ile 1923 Lozan Antlaşması'nın çizdiği genel koruma çerçevesi arasındaki hukuki boşluk, Yunanistan tarafından 2015-2019 SYRIZA iktidarı döneminde çıkarılan yasalarla devlet lehine doldurulmuştur. SYRIZA iktidarı döneminde gerçekleştirilen kurumsal düzenlemeler, Müftülüklerin idaresini, yetkilerini ve işleyişini devletleştirmiş; azınlığın dinî özerkliğini fiilen ortadan kaldırmıştır.
Bu noktada siyasi dürüstlük tek bir şeyi gerektirir: İşimize gelmese bile gerçeği söylemek. Söz konusu azınlığın din özgürlüğü alanındaki en kapsamlı müdahaleler, Aleksis Çipras'ın başbakanlığı döneminde gerçekleştirilmiştir. Ve bu müdahalelerin sonucu nettir: Denetim devlete geçmiştir.
Bugün Dimetoka, Gümülcine ve İskeçe'de 4964/2022 sayılı yasa kapsamında yürütülen süreç, bu kurumsal dönüşümün uygulama safhasıdır.
Sürecin 1990 tarihli eski düzenlemeye kıyasla daha katılımcı ve şeffaf unsurlar taşıdığı inkâr edilemez. 33 kişilik kurulun tamamının Azınlık mensuplarından oluşması, adaylık hakkının genişletilmesi ve liyakat esasının getirilmesi, idari anlamda bir ilerleme olarak kayda geçmektedir. Ancak nihai kararın Bakanlık tarafından atama yoluyla alınması, Azınlığın kendi dini liderini özgür iradesiyle belirleme hakkı açısından esaslı bir değişiklik yaratmamaktadır.
Ankara süreci 'atanmış müftü' dayatması olarak görürken, Atina 'şeffaf ve katılımcı bir idari işlem' yürüttüğünü savunuyor; Atina'nın bu pozisyonu doğrudur ve uluslararası hukuk tarafından kabul edilebilir bir durumdur.
Lozan ruhunun sağladığı geniş koruma şemsiyesi ile Atina Antlaşması'nın sağladığı spesifik demokratik hakkın çatışması, Ege'nin karşı kıyısında çözüm bekleyen bir hukuk düğümü olarak varlığını sürdürmektedir. İki ülke arasındaki diplomatik gerilimin seyri, bu düğümün nasıl çözüleceğine bağlı olarak şekillenecektir.
